Home / Makaleler / Tekfir Değil Tebliğ…

Tekfir Değil Tebliğ…

ramazan-kayan88

İslam fıkhının en önemli başlıklarından biri olan ‘tekfir ‘ meselesi bu gün ehliyetsiz kimselerin elinde bir haksızlığa dönüşmüş ve çoğu zaman zulüm vesilesi olmuştur…

Konuya vukufiyeti olmayan kifayetsizlerin usulsüzlüğü ve aceleciği onulmaz yaralara neden olmuştur… Öyle ki işin içine cehalet ve asabiyet girince tekfir üzerinden nasıl bir kıyımın gerçekleştiğine, kendi dışında olan herkesi biçme operasyonuna dönüştüğüne acı içinde tanıklık etmekteyiz…

Açıkçası bu gün tekfir konusunu ilmi bir zeminde konuşmaktan öte tekfircilik hastalığı ile karşı karşıyayız…

Doğrusu bazı gençlerin tekfir etmede ki cesaret ve cüretinin nereden kaynaklandığını kaygı ile merak etmişimdir… Tabii ki, bu konu bu günün meselesi değildir… İslam tarihinde ümmetin belini kıran, bütünlüğünü bozan, nice kanların dökülmesine neden olan bir konudur…

Düşünebiliyor musunuz, Hz. Ali (r.a) gibi biri bile bu fitneden kurtulamamış, onun hayatına mal olmuştur.

Tekfirciliğin tarihi kan, kaos ve karmaşa ile doludur…

Şeri delillerle temellendirilmeyen yersiz tekfir, gruplar arasında yargısız infaza dönüşmüş, toplum içinde kapatılmayacak yaralara neden olmuştur. ..

Rasulullah (s.a.v) bu tehlikenin ağır sonuçlarını hesaba kattığı için Medine’de münafıkların varlığını bildiği halde onları küfürle itham etmemiş, düşmanın safına itmemiş, siyaseten İslam’ın maslahatını gözetmiştir… O (s.a.v) gücünü hep İslam’ın daha geniş bir kitleye yayılabilmesi için kullanmıştır… Tekfir değil, tebliğ yolunu seçmiştir…

Davet gayretleri sonuç vermediği zamanlar, insanların küfür içinde kalmaları O’nu (s.a.v) derinden üzmüştür, Yüce Allah O’na teselli vermiştir:

“Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın” (Şuara-3)

Bize düşen tevhidi hakikati en güzel şekilde, hikmetle duyurmaktır, ama bilelim ki ancak Allah’ın diledikleri iman ederler…

Ateşe koşanı kötülemek, küfretmek değil kurtuluşu için çırpınmak bize düşer… Köre kör demek marifet değil elinden tutup yol göstermek gerekir, işte erdem budur…

Akidesi bozuk olanlara kızmak, kınamak, kırmak, kovmak, kavga etmek ne bizi, ne de onları kurtarmaz, önemli olan konuşma zeminini yakalamak, onları nasıl kazanabiliriz kaygısı ile hareket etmektir…

Bizim işimiz toplumu dışlamak, didişmek, düşman edinmek değil, doğrularımızı duyurmak, İslami duruşumuzu en zor şartlarda bile sürdürmektir…

Müslüman olmayanı bile ‘onu İslam’a nasıl kazandırabiliriz?’ refleksi ile yaklaşmak durumundayız…

Müslüman elbette küfürden, şirkten, nifaktan teberri etmek zorundadır…

Evet, imanın ilk şartı tağutu reddetmektir… Ancak bu inanca ve bilince sahip olmayanlara nasıl gideceğiz? Onları tağutun safına itmek mi yoksa tevhidi bir zemine çekmek mi?

Nesillerin maruz kaldığı cehaleti ve tebliğin önündeki engelleri gidermeden onlar hakkında hüküm vermede acele etmenin doğru olmadığını düşünüyorum…

Bunu ifade ederken şunu kasdetmiyorum; toplumun batıllarını, bidatlarını normal görelim değil, toplumla barışık olmaktan amacımız mesajımızı sunacak kapıları açık tutalım, davet yolunu tıkamayalım…

Elbette apaçık küfür olan vasıfları kim taşırsa ve savunursa küfre girer ve kafir olur… Bunu bileceğiz fakat ona mesajımızı ulaştırmanın sorumluluğunu da unutmayacağız…

Cahiliyeyi tanımlamak, tanımak yetmiyor, cahiliyeyi nasıl giderebiliriz, diye bir derdimiz olmalı…

Bir defa işi yersiz tekfire vardırırsak toparlanmak zor olur… Evet yerinde tekfire kim ne diyebilir? Bu gün sorun; yersiz tekfir… Tekfirde aşırılık… İman-küfür sınırını zorlamak…

Tekfir; temkin, teenni, titizlik ister… İhtimam ve ihtiyatlı olmayanların başkasının imanını sorgularken kendilerini nasıl bir tehlikeye attıklarının farkındalar mı acaba?

İmam Şevkani’nin yerinde tesbiti ile;

“Bilinmelidir ki, Müslüman bir şahsiyetin dinden çıkığına ve küfre girdiğine hüküm vermeye kalkışmak –elinde güneşten daha açık bir delil olmadıkça- Allah’a ve ahret gününe iman eden bir kul için münasip bir şey değildir.”

Buna şu kuralı da eklemek gerekir…

“Lüzumu küfür değil de, iltizam-ı küfür küfrü gerektirir”

Bu kaideye göre bir kimsenin İslam dairesinden dışarı çıkması, Müslümanlara göre yabancı sayılabilmesi için küfrü bilerek ve gönülden benimsemiş olması gerekir…

Kişinin lehine bir tevil yolu varsa tekfir etmemek esastır…

İhvan’ın mürşidlerinden Hasan Hudeybi’nin haklı tesbiti ile;

“Biz kadı değil, davetçiyiz.”

Milat Gazetesi