Home / Makaleler / Suriye’nin Ahı

Suriye’nin Ahı

Dünyanın ürkütücü suskunluğu Suriye’de ortaya çıkan fotoğraflar bozdu… 2 yılda tam 55 000 fotoğraf karesi… Sistematik işkence sahneleri… Ve işkence altında can vermiş 11 000 insan…
Evet, bu görüntüler korkunç… Utanç verici… Hafızalara kazınacak bir utanç belgesi mahiyetinde…
Bu fotoğraflar tarihe not düştü, diyebiliriz… Tarihin dönüm noktası olmasını umabiliriz…
Belki süreli ve göreceli olarak insanlık damarımızı yokluyor, her bir fotoğraf karesi insaf çağrısı yapıyor. Artı Suriye’deki zulmü daha etkin teşhir etme için, resim sergilerinde bu fotoğrafları sergilemek daha çok iş görebiliyor…
Slâyt, Sinevizyon sunumlarımızda 13+ notu ekleyerek etkili programlar da yapabiliriz. Kim bilir belki, belli bir süre sonra bu gün korkunç dediğimiz bu kareleri kanıksayacağız, yeni ve daha etkili fotoğrafların dünya kamuoyuna taşınmasını bekleyeceğiz…
Sanki işkence fotoğraflarına da alıştık… Bu alışkanlık yeni bir durumda değil…
Srebrenitsa… Halepçe… Sabra… Şatilla… Hama… Felluce… Grojde… Grozni… Patani… Arakan… Adeviye… Cenin… El-Halil… Gazze… Daadob mülteci kampı… Ebu Gureyb… Guantanamo… Humus… Doğu Türkistan… Sincan… Bangladeş derken alıştık ya da alıştırıldık…
Bize düşen sadece yakınmak, sızlanmak şikayetlenmek, duygulanmak, öfkelenmek olmamalıydı… Zalimler öldürecek biz kardeşlerimizin yasını tutmakla mı yetineceğiz?
Neden tüm yetimler bizim coğrafyamıza ait?.. Bizim görevimiz sadece ortaya çıkan yetimlerin iaşesi ve barınma boyutu mu?
Daha fazla yetimin oluşmaması için ne yapabiliriz?
Gözü yaşlı dul annelere yenilerinin eklenmemesi için bir çözüm yolu yok mudur?
Kahır, çile, ıstırap, kan gözyaşı, acı, hüzün, hicran bizim kaderimiz mi?
Bunu kabullenemeyiz, gelecek kuşaklara böyle bir miras bırakamayız…
Daha fazla duyarlılık, daha çok direniş demek zorundayız…
“Baskıya karşı baş kaldırmayan kişi kendine karşı adaletsizdir.”diyor, Halil Cibran…
Cemil Meriç daha net bir cümle kuruyor:
“Zulmün olduğu yerde tarafsızlık namussuzluktur.”
Şayet zalim zulmü ile mazlumun duyarsızlığı buluşmuş ise insanlığın esas musibeti o zamandır, zaten…
Zira mazluma düşen görev; mazlumiyeti direnişe dönüştürmektir…
Kayıt altına alınan bu insanlık ayıbı fotoğrafların kaygısını taşımayanlar insan sayılır mı, sizce?
Böylesi bir insani duruşu artık, Birleşmiş Milletlerden beklemiyoruz…
Cenevre’nin bu fotoğrafları görebileceğini sanmıyorum…
Lahey’e ulaşır mı, ulaşmaz mı bilmiyorum?
Varil bombalarını, misket bombalarını, yurdundan yuvasından edilen 6 milyon insanı, hayatına son verilen 150 bin canı görmeyen uluslar arası camia, bu fotoğrafları mı görecek?
İran için, Hizbullah için bu fotoğrafların bir kıymeti harbiyesi olabileceğini hiç aklıma bile getirmiyorum… Çünkü İran artık görme özürlü…
Bu görüntülerden önce Yermük mülteci kampında kedi-köpek etiyle hayata tutunmaya çalışanları kim gördü? Artık yiyebilecekleri kedi-köpekte kalmadı… Dikenli otlarda tükendi… Açlıkla, korkuyla adım adım acı çeke çeke ölüme yürüyorlar… Ve dünyaya sesleniyorlar:
“Neden bizi kimyasal silahlarla öldürmüyorlar ki?”
3 yaşındaki Suriyeli çocuk ölmeden önce son uyarısını yapmadı mı?
“Her şeyi Allah’a söyleyecem.”
Kim bilir Humus’ta donarak ölen üç günlük bebek ne diyecek?
Unutmayalım ki ilahi adalette zaman aşımı yoktur! Sümen altı yoktur! Evrakta sahtecilik yoktur!
Savaştan başka hiçbir şey tatmamış onbinlerce çocuğun çığlığını duyamayacak kadar duyarsız olamayız…
Siverek’te soğuktan sırtları buz tutmuş sıpalara medyanın duyduğu ilgiyi, çadırlarda dondurucu soğuklarda ölen Suriyeli Sabilere göstermezsek sonumuz ne olur?
Şimdi bize sesleniyorlar, son bir kez daha…
“Sana ihtiyacım var.”
Korkuyorum; ya Suriye’nin ahı bizi tutarsa…
Ahını almadan duasını alalım…
“Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz.
Ve muhtaçları yedirme üzerinde birbirinizi teşvik etmiyorsunuz!” (89/17-18)
Sorumluluk ağır… Hala, ağırdan mı alacağız?