Home / Makaleler / Övgüler O’na (SAV)

Övgüler O’na (SAV)

ramazan-kayan88

Yeryüzünün gelmiş geçmiş en fazla övgüye mazhar olanı insanı kimdir, sorusuna verilecek en net cevap; kuşkusuz Hz. Muhammed(sav) olacaktır.

Kaldı ki Muhammedisminin lügat anlamı da bunu fazlasıyla içeriyor…

Övülmeye layık hasletleri çok olan… Tekrar tekrar çokça övülmüş, methedilmiş…

O’nun diğer ismi Ahmed de benzeri anlam zenginlikleri içeriyor…

En çok övülen veya en çok hamd ve şükür eden ya da bu hasletlerle anılan zat. Çok övülmeye ve methedilmeye layık… Çok sevilen… Beğenilen…

Övgülerde önceliği O’na tanımamız gerekiyor… O’na iman eden herkes övgünün, sevginin, ilginin merkezine O’nu koyacak… Yoksa sorunlu bir imanla karşı karşıya kalırız…

Evet, öncelikle O’nu en çok ve en güzel öven, Allah azze ve celle’dir…

“Şüphesiz Allah ve Melekleri Peygambere salat ederler(överler). Ey iman edenler! Siz de O’nu övün O’na salat ve selam getirin.”(Ahzab,56)

Görünen o ki yerde ve göklerde en çok övülen O’dur…

Buna rağmen bu gerçeğe kör ve sağır davranan, O’nu yerenler ve O’na sövenler yok mudur? Olmaz olur mu!.

Tevhidin özü O’nu övmekse, şirkin özeti ise O’na ilan-ı harp etmektir…

Kulluk sınavının en kritik konularından biridir Hz. Muhammed… Hepimiz O’nunla sınanıyoruz… O’nu sahiplenme ve savunma nispetince sahici bir kulluğu sürdürebilme imkânını yakalayabiliriz… O’nu sahiplenmenin sahih imanın sonucu olduğunu da biliyoruz.

Peki, bugün O’na yönelik bunca saldırıya rağmen biz işin neresindeyiz?

Sistematik saldırılar, karalama kampanyaları, gerçekleri çarpıtma, hakikati karartma operasyonları periyodik olarak sürdürülüyor… Küresel istikbar; ifsadın, ilhadın, iğvanın her türlüsünü sahneliyor…

Olup biteni hep sabırla mı geçiştireceğiz?

O’na yönelik bunca tahkir, tahfif, tezyif sürüp giderken nasıl bir tavır takınmamız gerekiyor?

İmanın asaleti, İslam’ın izzeti nasıl bir duruşu salık veriyor?

Bu ve buna benzer sorular cevapsız kalırsa, Müslümanların içine düşeceği boşluk ve belirsizlik nasıl bir sonuca dönüşür tahmin edersiniz?

Sinir uçlarımıza dokunuyorlar, aman gaza gelmeyelim; doğru da peki bu durumda ve bu süreç içerisinde sinirleri alınmış bir ümmete dönüşürsek o zaman ne olacak?

Bu kadar hakareti sineye çekmek ne kadar doğru?

Tepkisizlik, tavırsızlık zamanla bizi tanınmaz hale getirirse ne yapacağız?

Sağduyulu olalım ama sakın yapılan edepsizliklere sağır kalmayalım…

Haklı bir öfkenin, hakkaniyet ölçüleri içerisinde dışa vurumuna kim ne diyebilir?

Bu alçaklıkları ifade özgürlüğü olarak dayatıyorlar, sonra da bizden alışmamızı istiyorlar… Genişlilik, çoğulculuk ve çok seslilik adına hazmedin, katlanın diyorlar.

Bir yerde saldırı varsa cevap da vardır. Evet, insancıllık, barışçıllık hikayeleri ile hakaretleri ve zilleti içselleştirmeyi bize öneriyorlar…

Sormak gerekmez mi?

Liberal söylemleriniz, özgürlük şarkılarınızdaki ikiyüzlülük ya da yüzsüzlük ne anlama geliyor?… Alçaklığa alkış tutmak mıdır, özgürlük?

Hümanizmanızda neden ötekilere yer yok?

Bunca iğrençliği hangi özgürlük kalıplarına sığdırabileceksiniz?

Müslümanları ötekileştirmekle de bu iş kalmıyor… Ötekileştirmeden de öte öcüleştirme ve önünü kesme, kökünü kazıma operasyonlarıdır, yaşananlar… İslamofobinin esas temeli tam da budur…

İslam düşmanlarının yerli işbirlikçileri, entelektüel uşakları da aynı tezgâhın parçası olmaktan öte bir özellikleri olmayan hainlerdir…

Bu tezgâhı özür dilemeci bir algı ile engelleyemeyiz…

Haklı davamızda bizi haksız duruma düşürecek eylemlerle de bu işin içinden çıkamayız.

Peki ne yapmalı?

Öncelikle bir eylem bilinci, eylem kültürü, eylem geleneği, eylem ahlakı ve eylem fıkhı oluşturmalıyız… Eylemsiz olmaz, bunun altını tekraren çizmeliyiz…

Eylem biçimimizi adalet, ahlak, itidal bağlamında değerlendiririz.

Eylemlerimiz bir basiret ve cesaret üzere şekillenmeli… Öykünmeci özentilerden kurtulmalıyız… Davamıza zarar verecek ferasetsizliklerden kaçınmalıyız… Bu kaçınmak, eylemden kaçmanın bahanesi olmamalı…

Ve bilmeliyiz ki, bu saldırıların hesabını sormazsak, yarın hesap günü hesabımız zorlaşacaktır…

Hakkı örtmeye, engellemeye, gizlemeye çalışanlara karşı hakkı haykırmak, gerçekleri gün yüzüne çıkarmak akidenin gereğidir…

Aksi takdirde ‘dilsiz şeytan’ olma derekesine düşmekten kim bizi kurtarır?

Düşünce özgürlüğü kapısından girip değerlerimize saldıranları susturmak hakkın asaletindendir… Yoksa münkere muhalif, şerre muarız olduğumuz nasıl bilinecek?

Tabii ki tepkimiz de bize göre olacak? Yani nebevi bir duruşla… Çünkü nebi bize dik durmayı öğretti… Aziz ve asil bir örneklik sundu… Bu dik duruşun ismi direniştir… Zulme, zillete boyun eğmemektir. Acziyet ve zaafiyet göstermemektir…

Biliyoruz ki, tüm sindirme, silme, sıfırlama, sınırlama, sömürme salvolarına karşı sebadın, savunmanın sahici adıdır Muhammed(sav).

Muhammed tüm ahlaksızlıklara, azgınlıklara, alçaklıklara başkaldırının adıdır… Muhammed bir meydan okumadır… Ulvi bir değişimin, deruni bir dönüşümün, Rabbani bir devrimin karşılığıdır Muhammed…

Gayet tabi, Muhammed isminden fışkıran izzetin, vakarın, erdemin, heybetin, asaletin, şecaatın bu çağa taşıyıcısı onun ümmeti olacaktır…

Siracen münira/nur saçan kandilin ışığını ağızlarıyla, kalemleri ile söndürmek isteyenlerin buna güçleri yetmeyecektir. O’nu canlarından daha aziz bilenler, O’nu can siperane savunmasını da bilirler…

Herhalde İsrailoğullarının Hz. Musa(as)’a dediklerini diyecek değiliz…

“(Ey Musa) Sen ve Rabbin gidin savaşın biz burada oturup bekleyeceğiz…”(Maide, 24) Tam aksine bizden beklenen Bedir ehlinin duruşunu güncellemektir…

“Ya Muhammed! Sen bize Berku’l Gımad’a yürümemizi emretsen biz yine de seninle geliriz.”

Ya da bizim tutumumuz, Ebrehe’nin fil ordusu karşısında Abdulmuttalib’in yaklaşımı gibi olmayacaktır. Hani Kâbe risk altıda iken, o develerinin derdinde idi… Nasıl olsa Kâbe’nin sahibi var, diyordu…

Evet, Muhammed’in de sahibi olan Allah’dır… Ancak o Allah bizden Peygamberi sahiplenmemizi istiyor… Tam da sınavımız burada başlıyor…

Peygambere salavat ne demekti?…

O’nu sonuna kadar sahiplenmektir… O’nu savunmaktır… O’na sadakattır… O’na samimiyettir… O’na karşı sorumluluktur…

O’nu her zeminde ve tüm zamanlarda savunabilmektir. Sokakta, salonda, sahada, sahnede, stüdyoda , sınıfta, seferde, savaşta, sanalda… hem de sonuna kadar…

Sürekli ‘Fedake Ya Resulallah/ Canım sana feda olsun ya Resulallah’ bilincini diri tutmaktır…

İşte bu hassasiyet Muhammedi misyona hayatiyet kazandıracaktır…

Aksi takdirde nebevi misyon ve mesaj zamanaşımına maruz kalacaktır… Ve şimdilerde Hz. Muhammed’i magazinleştirmek isteyenlerin medya üzerinden sürdürdükleri hamleler fasılasız devam ediyor…

Yöntemler, taktikler, araçlar farklı olsa da amaç aynı…

Muhammed’i eskitmek… Ağırlığını eksiltmek, itibarını zedelemek…

Bu amaçla kimi zaman O’nu terörize ettiler. Olmadı, karikatürize ettiler… Zaman zaman mistisize etme yollarını denediler…

1400 yıl öncesinde demokrat, laik, liberal, sosyalist, nasyonal, seküler bir Muhammed arayışına girdiler. Hiç bir ideolojik kalıba sığmayan Muhammed’e bu defa savaş ilan ettiler…

Muhammed’i tartışmaya açmakla savaşı farklı zeminlerde sürdürmek istiyorlar…

Evet, Hz. Muhammed’in ismi üzerinden sürdürülen bu savaşta nihai hedef ise, O’nun ümmetini hafızasızlaştırmak… İradesizleştirmek… İtibarsızlaştırmak… Ve sonunda sömürgeleşmeye teşne bir ruh haline getirip sürüleştirmektir…

Bu tuzağı boşa çıkarmanın yolu, O’nun sünnetine sımsıkı tutunmaktır…

‘Birruh biddem nefdike ya Rasul’diyebilmektir, ama slogandan öte bir deyiş, duyuş ve varoluşla…

Milat Gazetesi