Home / Söyleşiler / ‘Oruç Allah’a teslimiyetin ifadesidir’

‘Oruç Allah’a teslimiyetin ifadesidir’

Orucun Müslümanlara yaptığı maddi ve manevi katkıyı, nasıl bir anlamı ve içeriği olduğunu, Ramazan’da Kur’an’la nasıl bir ilişki kurulması gerektiğini Ramazan Kayan Hoca anlattı.
Ramazan ayında tuttuğumuz orucun, nasıl bir anlamı var. Hiç düşündünüz mü? Orucun Müslümanlara yaptığı maddi ve manevi katkıyı, nasıl bir anlamı ve içeriği olduğunu, Ramazan’da Kur’an’la nasıl bir ilişki kurulması gerektiğini Ramazan Kayan Hoca anlattı.

HER ŞEY ALLAH’IN İSTEĞİNE GÖRE DİZAYN EDİLİR

Engin Dinç: Öncelikle orucun nasıl bir ibadet olduğunu, neden Müslümanlara farz kılındığını sizden öğrenmek istiyoruz.

Ramazan Kayan: Bismillahirrahmanirrahim.

Orucun Müslümanlara farz olduğu kitap ve sünnetle sabittir. Dolayısıyla şartları oluşan her müminin oruç tutması farzdır. Burada olayın birçok hikmetleri var. Özellikle Bakara Suresi’nin 82. ayetinde Allah (azze ve celle), “Ey iman edenler, sizden öncekilere oruç farz kılındığı gibi size de farz kılındı” diyor. Anlıyoruz ki, oruç sadece son ümmete, Hz. Muhammed’in (sav) ümmetine değil, önceki ümmetlerde de farz olan bir ibadettir.

Orucu şöyle ele alabiliriz; Allah (azze ve celle)’nin insan üzerindeki müdahale hakkı… Yani insanın hayatını düzenleme, disipline etme, kontrol etme hakkı Allah’a aittir. Zaten her mümin de şöyle inanır: “Benim hayatım, ölümüm, ibadetim, namazım alemlerin Rabbi Allah içindir”. Hayat Allah içinse, insan Allah içinse, insana müdahale etme hakkı Allah’a aittir. İnsan hayatını düzenleme, hayatını yönlendirme, hayatını biçimlendirme hakkı da Allah’a aittir. Bu bakımdan Allah, oruç üzerinden kulun kendisine tabiyetini, aidiyetini ortaya koyuyor. Oruç tutan herkes canımın istediği gibi yaşarım değil, Rabbimin istediği gibi yaşarım tercihini ortaya koymuş oluyor. Benim yemem, içmem, oturmam, kalkmam; hayattaki tüm reflekslerim, taleplerim, tutumlarım, davranışlarım, düşüncelerim, bakışlarım Allah’ın bilgisi dahilinde, isteği dahilinde gerçekleşir. İlahi tasarrufa ben tabiiyim. Bu anlamda bağımsız değilim, bu anlamda özgür değilim. Her şey ilahi teklifin denetimi altındadır, ilahi teklif ile tahkik edilmiş bir kulum bilinci ortaya çıkmış oluyor. Bu anlamda özgürlük tanımını da yeniden ele almamız gerekiyor. Çünkü liberalizmin getirdiği, modernizmin getirdiği özgürlük tanımında insanların içgüdüleri devreye giriyor. Ama İslam’ın özgürlüğe getirdiği tanım, teklifle tahkik edilmiş bir özgürlük… İlahi teklif nereye kadar açık alan bırakıyorsa oraya kadar özgür oluruz. Biz de oruçla özgürlüğe yeni bir format getirmiş oluyoruz. Yani insan isteklerini, arzularını, taleplerini, tekliflerini belli bir yere kadar gündemleştirir ama hiçbir zaman Allah’ın teklifleriyle çelişmemek, tersleşmemek, çatışmamak kaydıyla…

Oruçla biz şunu deklare ediyoruz: Ben arzularım ne olursa olsun Allah’a rağmen hiçbir isteğimi hayata geçirme hakkına sahip değilim. Dolayısıyla oruç aynı zamanda Allah’a bir teslimiyetin de ifadesi. İslam da teslim olmak kökünden geldiğine göre bu çok yönlü, çok boyutlu bir teslimiyetin fiili olarak tezahürüdür.

Bu süre zarfında ne yapmış oluyorsunuz? Bir aylık teslimiyette yakaladığın kıvam, yakaladığın seviyeyle de, artık on bir ayda kimliğini idrak etmiş oluyorsun, kişiliğini, aidiyetini, mensubiyetini tescillemiş oluyorsun; “bundan böyle bana müdahale hakkı Allah’a aittir”. Tüketimde de bu böyle, üretimde de, tasarrufunda da, tasaddukunda da bu böyle. Her şey Allah’ın isteğine göre dizayn edilir. İmsak ve iftar arasında bir mümini yemeğe çıkmaya ikna edemezsiniz. Çünkü orada artık tüm aidiyetler geri çekilmiştir. Allah’a olan aidiyet öne çıkmıştır. Farkını ortaya koyuyor. Yani günümüzde özellikle insan merkezli, liberal yaklaşımlar, seküler düşünceler bakıyorsunuz ki oruç üzerinden yeniden formatlanıyor. Mümin liberalizmin de, sekülerizmin de, modernizmin de etkisine kendisini kapatıyor; müteal değerlere dayalı olarak Kur’an’ı kuşanmış bir İslami kimlik karşımıza çıkıyor. Tüm ideolojilere, batıl sistemlere karşı, çevre-toplum baskılarına karşı, şeytani, şehvani, nefsani duygulara karşı bir direnç birikimi sağlıyor. Tabiri caizse, askerler acemi birliğinde sıkı bir eğitimden geçerler ya, bizim de kulluk ve mücadele sürecindeki eğitim sürecimiz Ramazan ayıdır, oruçtur.

ORUÇ BİZİM İÇİN BİR “RESETLENME” DURUMUDUR

Engin Dinç: Oruç insan hem insan bedenini, hem de ruhunu etki altına alan bir ibadet. Ramazan ayında Müslümanlar bedeni olarak, ruhi olarak ve daha da önemlisi ibadete yaklaşımları açısından nasıl etkileniyorlar?

Ramazan Kayan: Malumunuz yaşadığımız çağ insanın fiziki ihtiyaçlarını öne çıkarıyor. Seküler bir bakış açısını, dünyevi talepleri önemsiyor. Dolayısıyla insanın ruh yönü ihmal ediliyor. Şu an insanın ruhu aç, ikincisi de ruhu açıkta. Aç ve açıkta bırakılan insan ruhu her türlü kirlenmeye, aşınmaya, yaralanmaya, çürümeye maruz kalıyor. Oruç üzerinden açıkta olan ve aç olan ruhumuzu yeniden doyurmaya yoğunlaşmış oluyoruz. Fiziki ihtiyaçlarını önemseyen günümüz insanı tüm enerjisini, eforunu buna göre sarf ediyor. Ama sonra yine huzursuz, doyumsuz, yine güvensiz… Neden huzursuz? İç dinamikleri aç bırakıldığı için, zayıf bırakıldığı için. İşte oruçla bir ruh zenginliği yakalıyoruz. Ben bunu şöyle tarif ediyorum; oruca girmeden önce dağınık olan insan ruhu oruçla birlikte toparlanıyor. Tabiri caizse oruç bizim için bir rektefiyedir ya da modern söylemle resetlenmedir. Buna revizyon da diyebiliriz, bir iç restorasyon da diyebiliriz veya reform da diyebiliriz. Bunlar hep Ramazan ayı üzerinden geliyor. Dolayısıyla içimizdeki dağınıklığın, çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun önüne geçmek için manevi dinamiklerle insana deruni bir müdahale gerekiyor. İşte bu müdahale insanı yeniden inşa ediyor. Ama bu inşa sürecinin sadece fiziki değil, ruhi boyutu da var. Dikkat ederseniz çağımız insanı çok ciddi ruhsal sorunlar yaşıyor. Depresyonlar, psikiyatrik vakalar, psikolojik destekler vs. başını aldı gidiyor.

İnsanın her türlü fiziki ihtiyaçları anında karşılanıyor. Neden hala insanlık tedirgin? Neden hala insanlık huzursuz? İnsanın ihmal edilen bir tarafı var; akla yönelirken kalbi, bedeni beslerken ruhunu aç bırakıyor. İnsanın midesi büyüyor ama kalbi küçülüyor. Beden güçlenir ama ruh zayıf düşüyor. İnsan dengesini kaybediyor. İşte ruhu bu anlamda güçlendirme, kalbi takviye etme eylemi oruçla sağlanıyor. Bunu insana başka türlü izah etmek zor. Bundan dolayı oruç ayında sadece yer sofralarında değil gök sofralarında da doyuyorlar.

Allah Maide-i Kur’an’ı önümüze seriyor zaten. Burada iki ihtiyaç karşılanıyor. “Zadü takva” diyor Kur’an-ı Kerim, takva açlığına işaret ediyor. İkincisi de “libas-ı takva”, takva örtüsünden bahsediyor. Takva örtüsüyle her türlü kötülüğe, kirliliğe, çirkinliğe karşı koruma altına alıyor. Takva azığıyla da ruhun açlığını gideriyor. Bu anlamda bakıyorsunuz ki toprak ve ruhun bileşkesi olan insan, toprağını önemseyip de ruhunu ihmal ettiği zaman ruhsuzlaşıyor. Ruha yönelip toprağını ihmal ettiği zaman da mistisizme ya da sekülerizme yöneliyor. İslam insanın hem ruhunu, hem de toprağını önemsiyor. Çünkü Allah bizim toprağımıza bir ruh üflemiştir. Kamil insan buradan ortaya çıkıyor. Yahudilik insanın toprağını önemsedi ruhunu ıskaladı. Hristiyanlık, insanın ruhunu önemsedi, toprağı ıskaladı. İslam her ikisini de eşitledi. Fakat ruhun toprağı sürüklemesi lazım. Toprağın ruha, ruhun toprağa takılı kalmaması lazım. O zaman dünyevileşme dediğimiz şeyle karşı karşıya kalıyoruz. İşte İslam denge noktasında da kendini gösteriyor: Sırat-ı müstakim. İnsan Sırat-ı Müstakim’e fiziki varlığıyla ama en önemlisi metafizik boyutuyla girecek, Kur’an’ın öngördüğü Müslüman şahsiyet o zaman etkili olacak.
Orucun bir diğer boyut da, sosyolojik boyutu. Oruçla, sadece içe yönelik bir ibadet söz konusu değildir. Bir de sosyal boyutu var. Dünyadaki açlık sorununu aç kalmadan nasıl anlayabilirsiniz? Ya da dünya üzerinde sosyal adaletteki dengesizliği, sömürgeci güçlerin, işgalci güçlerin elindeki kaynakları talan etmelerini nasıl insanların önüne koyabilirsiniz? Bu konuda duyarlılık da ancak oruç disiplininden, oruç mektebinden geçmekle mümkündür. Bu bakımdan orucun psikolojik, sosyolojik, pedagojik tüm sonuçlarını ele almak lazım. Sosyal sonuçlarına bakmamız lazım. Oruç sadece bir aç kalma olayı değildir, aç kalarak yeryüzündeki bir açlık sorununu da gündemlerine almışlardır.

İFTAR SOFRASINDA ZENGİNLE FAKİR BİRARAYA GELİR

Ramazan ayında sadaka ve fitreler verilir. Yani toplumsal dayanışma anlamında da çok güçlü bir boyutu var Ramazan ayının…
Oruç aynı zamanda paylaşmayı da beraberinde getiriyor. Toplumsal dayanışmayı önümüze koyuyor. Sosyal adaleti gündemimize taşıyor. En önemlisi de kardeşlikte zirve yapmaktır. Bakıyorsunuz ki, oruçta Kur’an’a yoğunlaşan insanlar, kıbleye yoğunlaşan insanlar, kardeşliğe yoğunlaşan insanlar gerçeğiyle karşı kalıyoruz.

Orucun şöyle bir boyutu da var. Ramazanda iftar sofrası kurulduğunda, her zaman bir arada olamayacak zenginle fakir bir araya gelir. Belki son zamanlarda Müslümanlar arasında da sofralarda yavaş yavaş ayrım oluşuyor ama yine de Ramazan’ın ya da orucun ruhunda böyle bir şey var. Toplumsal farklılıklar, gelir farklılıkları çok da öne çıkmaz. Ramazan insanları bir anlamda eşitler, aynı lokmayı paylaşmayı getirir. Böyle bir etkisi de var Ramazan’ın.

Tabii bir de ibadetlerin hakkını vermek diye bir şey var. Namaz ibadetinin, orucun, zekatın, cihadın, davetin, iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın… İslam’ın bu temel farzlarının hakkını verdiğiniz zaman yeni bir dünya inşa ediyorsunuz, yeni bir medeniyetin ortaya çıkmasını sağlıyorsunuz.

İslam’ın ibadette ortaya koyduğu sonuçlara baktığımız zaman bireysel bir ibadet tarzı baskın değildir. Her ibadetin toplumsal tezahürleri vardır. Çünkü Müslüman temelde kendisi için yaşayan insan değildir. Namazıyla da kendisi için değildir, orucuyla da kendisini merkeze almamıştır. Özellikle şu ayet-i kerime üzerinden Müslümanın hayatla, toplumla ilişkisi anlatılıyor: “Sizler insanlık için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz”.

Buradaki “insanlık için” vurgusu çok önemli. Dolayısıyla Müslüman, başkası için de yaşayan insandır. Başkasını önemseyen insandır. Sadece kendi iyiliğini, kendi rahatını, kendi cennetini düşünen insan değildir. Ötekinin cenneti, cehennemi beni ilgilendirir. Yani şu toplumda ateşe giden bir insan varsa ona ulaşma imkanı, onu uyarma imkanı varken o kişi ateşe gidiyorsa orada ben de sorumluyum. Oruç bu ruhu daha da pekiştirir, daha bir geliştirir. Dolayısıyla oruç üzerinden toplumsal sorunları oturup düşünmek, farklı bir sorumluluk yükler. Yani insanı inceltir, insanı hassaslaştırır, bencilliklerden, cimriliklerden, pintiliklerden, bireyselliklerden kurtarır; topluma açar, perspektifini genişletir, öteki için ne yapabilirim düşüncesi verir. Ötekini merkeze alır, kendini merkeze almaz. İnsandaki merhamet dürtülerini harekete geçirmede orucun çok büyük bir etkisi vardır.

Haccı inceleyin aynı şeyi göreceksiniz. Allah’ın nasip ettiği o nimetleri, güzellikleri, rahmeti, şefkati nasıl taşıyabilir? Zekatı inceleyin aynı şeyi göreceksiniz. Cihat bile yanlış algılanıyor. Cihatta Allah’ın bana nasip ettiği hakikatin başkalarıyla buluşması için insanlığa yeni bir fırsat sunmam lazım düşüncesi vardır. İşte budur cihat. Kendini feda ediyorsun, başkasının kurtuluşunu hedefleyerek, kendinden vazgeçiyorsun. Müminlerin bu anlamda en bariz özellikleri arasında adanmışlık duygusu vardır. O ruhi zenginlik, kalbi derinlik, incelmiş ruh haliyle kendi maslahatını, kendi menfaatini, çıkarını geriye çekiyorsun. Çağın getirdiği pragmatik, oportünist algılardan uzaklaşıyorsun, farklı bir insan olarak ortaya çıkıyorsun. Bir anlamda kendi rahatından vazgeçiyorsun, insanlığın felahı için kendin feragatte bulunuyorsun. Yani burada esas olan toplumların, nesillerin felahı ve refahıdır. Toplumların refahını değil felahını da hedefliyoruz. İnsanların dünyasından ziyade ahretini önceliyoruz. Çünkü dünyevileşen, sekülerleşen insanlar ahiret bilincinden gittikçe uzaklaşıyorlar. Bu bizim yüreğimizi yakıyor. Biz de harekete geçiyoruz. O bakımdan oruç toplumsal bir refleksle harekete geçmedir. Bu toplumun gidişatından ben rahatsızlık duyuyorum, mutlaka bir şeyler yapmam lazım.

İşte, bir şeyler yapmak için öncelikle kendimizi arındırmamız lazım. Ben kirliysem kimseyi temizleyemem. Kirli ellerle, kirli zihinlerle temiz bir dünya kuramam, temiz bir dünya inşa edemem. Oruç, “önce sen temizlen” diyor, “sen arın” diyor, “ol” diyor ve sonra da “sahaya in” diyor. Vahiyle kendimizi temizliyoruz, namazla kendimizi arındırıyoruz, oruçla kendimizi bu zorlu sefere hazırlıyoruz. Bu yoldaki en kötü şartlara bile tahammül edebilecek, en olumsuz şartları bile göğüsleyebilecek bir kapasite, bir ehliyet bize kazandırmış oluyoruz. Bu bakımdan sizin de altını çizdiğiniz gibi oruç üzerinden “model insan” oluyoruz. Bu ümmetin yeryüzünün şahitleri olması için… Nedir şahitlik? Örneklik, önderlik, öncülük misyonu. Özne olmak istiyoruz. Oruç bizi nesne olmaktan çıkarıyor, özne kılıyor. Oruç pasif bir duruştan aktif, aksiyoner ve azim yüklü, risk alabilecek, sorumluluk yüklenebilecek, en zorlu çetin süreçlerde dayanıklılık arzedebilecek bir kıvama getiriyor insanı.

“RAMAZAN MÜSLÜMANLIĞI” ŞEKLİNDEKİ ALGI YANLIŞTIR

Engin Dinç: Siz de söylediniz zaten, Ramazan ayı Kur’an ayıdır. Bu anlamda Ramazan ayı nasıl değerlendirilmelidir? Müslümanlar Kur’an’la ilişkilerini yeniden gözden geçirip nasıl bir perspektifle ona nasıl yaklaşmalıdırlar?
Ramazan Kayan: Bir defa “Ramazan Müslümanlığı” şeklinde bir algı var, bu yanlıştır. Yılın on bir ayında Allah’la ilişkilerini askıya alacak, Ramazan ayında Allah’a ihtiyaç duyacak. Bu yanlıştır. Tüm zamanlarda Allah’a kulluk ahdimiz, tüm zamanlarda sorumluluğumuz, tüm zamanlarda Allah (azze ve celle)’nin denetimi var. Biz ilahi düzenlemeye tabi kullarız. Ama oruçta yoğunlaştırılmış bir kulluk süreci var. On bir aylık açıklarımızı, döküntülerimizi, zafiyetlerimizi, aşırılıklarımızı, acziyetlerimizi yontmak ve kendimizi bu uzun soluklu sefere yeniden bilemek için, yeniden donanmak için, yeniden arınmak için özel bir eğitime tabi oluyoruz. Orucun esas hedefi tüm seneyi kuşatacak bir yeterliliği elde etmektir. Bundan dolayı oruç günlerine bugünkü tabiriyle, Ramazan günlerine Kur’an merkezli, yoğunlaştırılmış bir kamp diyebiliriz. İşin içinde itikaf da vardır. İtikaf süreci içerisinde adeta o hayatın yoğunluklarını, yorgunluklarını bırakıyorsun, tüm zamanını olduğu gibi Allah’a ayırıyorsun. Kendi röntgenini kendin çekiyorsun. Bakıyorsun, nerede benim eksiğim var? Acaba nasıl bir reçeteyle tedavi edeceğim? Bir de on bir ay zayıf düşmüşsün. Oruç, Allah’ın gücüyle insanın güçlenmesidir. Yeni bir güç birikimi ancak Allah (azze ve celle)’den gelir. Bunun için Allah’a adanmak, odaklanmak lazım. İşte bu odaklanma noktasında olmak ve olgunlaşmak beraberinde geliyor. Odaklanmadan, adanmadan olmuyor. Hak olsun, batıl olsun hangi davanın adanmışları varsa, o dava yürür. Bizim de bu davayı taşıyabilme liyakatini elde edebilmemiz, biraz da hayatımızı parçalayan seküler, liberal, rasyonel, humaniter dış müdahalelere karşı kendimizi kapatıp, sadece Allah’a açmak, sadece Kur’an’a açmakla mümkün… O zaman Kur’an da kendisini bize açacaktır. Vahyin güzellikleri de bize kendisini açacaktır ve kararlılıkla Allah’ın yolunda yürüme takatini elde edeceğiz. Bu bakımdan Kur’an’ın tezgahından geçmemiz, Kur’an’ı içselleştirmemiz lazım. Kur’an’ın bizde ete kemiğe bürünmesi lazım.

Kur’an’ın işaret ettiği bir şahsiyet olma noktasında, bu ayda kendimizi hızlandırılmış ve yoğunlaştırılmış bir eğitim ve terbiye programına tabi kılmış oluyoruz. Bu bakımdan Ramazan başındaki ben ile Ramazan sonundaki ben aynıysa, Ramazan’ı biz kaçırmışız demektir. Bir ay içinde bu Ramazan bana ne kattı? Aradaki fark nedir, ne kadar mesafe aldım? Girişte, çıkışta çok değişen bir şey yoksa kayıp bir Ramazan ayı yaşamışızdır o zaman. Sonrasında da tüm hayatı Ramazanlaştırma, tüm geceleri Kadir gecesi haline getirmeliyiz. Ya bunu çarçur edeceğiz, hoyratça israf edeceğiz ya da kendimizi yeniden inşa edeceğiz. Tercih elimizde. Ama hoyratça tüketiyoruz, hele hele bu zamanlarda.

Nitekim Ramazanları festivalleştirmek, fuarlaştırmak isteyenler var. Ramazan eğlenceleriyle Ramazan’ın içini boşaltmak isteyenler var. Allah (azze ve celle) Ramazan’a Kur’an yüklemiştir, zikir yüklemiştir, sadaka yüklemiştir, tevbe, teravih, dua yüklemiştir. Bizim bunlarla şu acımasız çağa karşı insanlara da acıyarak acilen önlemlerimizi almalıyız ve yola çıkmalıyız. Zaten biz seferde olmakla mükellefiz. İşte, her mevsimde bu seferi kaldırabilecek eğitimin en önemli boyutu oruçtur.

KADİR GECESİNİ ÖNEMLİ KILAN KUR’AN’DIR
Engin Dinç: Ramazan ayında çok önemli olan Kadir gecesi de var. Kadir gecesi takvimlerde artık Ramazan ayının sondan üçüncü günü olarak belirtiliyor. Kadir gecesi gerçekten bu gecede midir? Kadir gecesinde Allah’a yaklaşmak için neler yapılmalı?
Ramazan Kayan: Evet, 27. geceye sabitlemişler. Ama Kadir gecesinin önemini vurgulayan ayetlere hadislere baktığımızda, sabitlenmediğini görüyoruz. İnsan sürekli bir arayış içerisinde olsun, hatta her geceye Kadir gecesi bilinciyle yaklaşsın.

Kadir gecesini önemli kılan Kur’an’dır, Ramazan’ı önemli kılan Kur’an’dır, Hz. Muhammed’i önemli kılan Kur’an’dır; Mekke’yi, Medine’yi önemli kılan Kur’an’dır. Dolayısıyla bizim de önem kazanmamız, değer kazanmamız Kur’an’a olan ilgimizledir. Gecelerimizin anlam kazanmasını istiyorsak, gündüzlerimizin bereket kazanmasını istiyorsak Kur’an’a ihtiyacımız var. Kur’an, Medine’yi Münevver kılmıştır. Aynı Kur’an’a karşı biz sorumluluk bilincinde olursak bizi de münevver kılar. Kur’an Mekke’yi Mükerrem kılmıştır. Bizi de Mükerrem kılacak olan Kur’an’dır. Kabe’yi muazzam kılmıştır. Bizi de muazzam kılacak olan aynı Kur’an’dır. Dolayısıyla Kur’an’la ilişkimizi gözden geçirmemiz lazımdır. Kur’an’ın bize inmesi lazım. Kadir gecesi bin aydan hayırlı ise biz de bin kişiden hayırlı bir kişi olmak istiyorsak, Kur’an’ın bize inmesi lazım. Yani şu ülke bin ülkeden hayırlı bir ülke olmasını istiyorsa Kur’an’ın hakim olması lazım. Ama biz sadece öyle tilaveti, kıraatı, tecvidi, hıfzıyla yetinemeyiz. Yürüyen bir Kur’an olmamız lazım, Kur’an’la var olmamız lazım. Yürüyen Kur’an Hz. Muhammed (sav)’dir. Kur’an’ın sadece alfabesiyle ilgilenmemiz yetmez. Kur’an’ın ahlakıyla da ilgileneceğiz, ahkamıyla da ilgileneceğiz, ameliyle de ilgileneceğiz.

Kur’an’ın bize yüklediği, akide, ahlak, amel, ahkam… Bu dört şey çok önemli. “4A” formülüyle adam olacağız. Sadece Kur’an ahlakını almakla da olmaz. Kur’an’da ameli bir hayat var, akidevi hayat var ve en önemlisi ahkam var. “Onlar hala cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm koyan kim olabilir?” Bu dörtlüyü birlikte hayata taşımamız lazım. Bu şekilde Kadir gecesinde kadri kıymet kazanacağız. Allah katında kadrimizin olmasını istiyorsak Kur’an üzerinden önce Allah’ın kadri kıymetini bileceğiz, sonra Kur’an’ın kadri kıymetini bileceğiz, sonra kardeşlerimizin kadri kıymetini bileceğiz ve kendimizi de bu anlamda ihmal etmeyeceğiz.