Home / Makaleler / Mü’min İki Dünyalıdır

Mü’min İki Dünyalıdır

Mümin tek dünyalı değil, iki dünyalıdır…

Bu iki dünyadan önceliği öte dünyaya verendir… Zaten hayata mümince bakış, dünyaya ahiret penceresinden bakmayı gerektirir…

Evet, dünya-ahiret dengesinde ağır basan daima terazinin ahiret kefesidir… Dolayısıyla yüzü ahirete dönük yaşamak, hayatın temel gayesidir… Dünyayı ahiret ekseninde yorumlamak ve geleceği bu çerçevede kurgulamak kulluğun şaşmaz esasıdır… Çünkü biliyoruz ki; “ Allah’a iman”ın zikredildiği hemen her yerde, onunla birlikte “ Ahirete iman” da gündeme getirilmektedir…

Vahyin ilk öğretisi; Allah’a ve ahiret gününe iman etmektir… Kur’an’ın en çok vurgu yaptığı gerçek budur… Hiçbir sure gösteremezsiniz ki; tevhid ve kıyamet konusuna değinmemiş olsun…

İşte bizden istenen, dünya hayatını “Hesap günü” bilinci ile yaşamaktır… Çünkü bizi hizaya getirecek olan, huzura taşıyacak olan ahiret inancıdır…

Varoluşun olmazsa olmaz rüknu, ahirettir…

İmanın umdesi ve esası ahirettir…

Bunun içindir ki, ahiret üzerinden dünya hayatını dizayn ederiz… Dünyanın çekim gücüne, baştan çıkarıcı kışkırtmalarına boyun eğmemek için ahirete tutunuruz… Dünyevileşmeyi ancak ahiret inancı ile durdurabiliriz…

Evet, dini dünya merkezli bir bakış açısıyla algılamak dini de, dindarı da dünyevileştirir… Ve de değersizleştirir…

Duyarsızlaşmanın temel nedeni de ahiret inancında başlayan bulanıklıktır…

Allah korkusu, ahiret kaygısı yoksa ahlaki yozlaşmanın önüne nasıl geçebilirsiniz?

Ahiret yoksa iyiliğin, dürüstlüğün anlamı kalır mı?

Allah ile irtibat yoksa bu dünya kocaman bir yalandan başka nedir ki?

Kuşkusuz, Allah’ın hesaba katılmadığı hiçbir işte hayır yoktur… O halde her işte Allah’ı hesaba katmak zorundayız… Hesabını veremeyeceğimiz hiçbir şey bugünden bize ait olmamalıdır…

Her şeyi Allah bağlantılı düşünmek, ahiret bağlamında değerlendirmek durumundayız…

Varoluşun anlamı ve amacı dünya saatlerini ebedi saadete dönüştürmek değil midir?

Şimdiden ahiretin üzerimizdeki izdüşümünü görmeliyiz…

Diriliş günü inancı bizde iyiliklerin yeşermesine, erdemlerin çiçeklenmesine, güzelliklerin filizlenmesine vesile olmalıdır…

Karamsarlık, güvensizlik ve çaresizlik derdine maruz kalmış kalplerin şifası ahiret inancıdır… Ahirettir kişiyi ayakta tutan… Teskin eden… Teselli veren…

Ahiret nazarı itibara alınmadan dünya çekilmez olur… Yaşamın “ah”larından, “vah”larından kurtulmanın adresi, ahirettir…

Ahirete iman, toplumsal huzurun teminatıdır…

Dünya hayatı oyun, oyalanma ve avuntu ise anlamlı hayatların referansı ahirettir… O halde geçici, aldatıcı dünya emellerine takılı kalmadan ahiret menzillerine yürümesini bilmeliyiz…

Sonlu dünyada peşin cennet arayışlarından vazgeçip, Allah’ın işaret ve davet ettiği sonsuz cennetlere müşteri olmalıyız…

Ve demeliyiz ki; şayet sonsuz esenliğe vesile olacaksa dünyada her türlü zorluğa katlanmaya, tüm çileleri çekmeye razıyız…

Ebedi kurtuluş için dünyanın geçici gam ve kederlerinin lafı mı olur?

Ahiret harsının hasadına talip olduktan sonra hayatın acıları ne ki?

Dünya ahiretin işletmesidir…

Dünyaya Allah’ın biçtiği değerden daha fazlasını veremeyiz… Mutlaklaştıran bir dünya mutlak hüsranın habercisidir…

Maveradan kopan mahvolur…

Aşkınlığı giden anlamsızlaşır…

Mütealden kopan metalaşır…

Ölümle barışık yaşamak, yanlışlarımızı, yanılgılarımızı gidermede en etkili tercihtir…

Yatırımlarımızı ölüm ötesine kaydırdığımızda bencillik ve bağnazlıkları aşabiliriz…

Bize “yakin” derecesinde bir ahirete iman lazım… Yani ahiretteki encamını gözü ile görüyormuşçasına hareket etmek…

Bizi rabbani çizgide tutacak bu “yakin”dir… İç tutarlılığımızı sağlayacak, sonsuz esenliğe taşıyacak bu “yakin”dir…

İlahi denetim bilinci kişiliklerimizde bununla oturur…

“Allah’a seni görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O, seni görmektedir” kıvamında bir kabulle hareket etmek…

Takvayı oluşturan, felahı sağlayan bu kabuldür…

Ahirete inandığını söyleyen, ancak hayatında bu inancın yansımasına rastlanmayan insanlar hüsrandadır…

Bunların durumu;

“Ateş bize ancak sayılı günler dokunur” diyen Yahudilere benzer… Onlar ahireti küçümsediler… Onları lanete maruz kılan sebep ahiretten kopmaları değil midir?

Bugün Yahudileşme riski altında bulunan Müslümanlar, egemen paradigmanın etkisi ile gayba imanları geriliyor, ahiret inançları zayıflıyor…

Nerede ise gaybi boyutu budanmış, ahiretsiz bir İslam algısı kabul görüyor…

Ahiret inancındaki çözülme, toplumsal yapıyı ve bireyleri çürütüyor… Sekülerleşme, liberalleşme, rasyonelleşme süreçleri anlamı buharlaştırırken, ahiret şuurunu bulanıklaştırıyor…

Artık ahiret bir şuur dokusu olarak kişilikleri şekillendirmiyor… Sanki sisler arasındaki bir kültür kırıntısı… İnsanoğlu her eyleminde gözaltında olduğunun ne kadar farkında?

Ahiretten nasibi olmayan nesiller, arzuların egemenliğinde azgınlaşıyor… Hevanın hâkimiyetinde helaka koşuyorlar…

Modernite “şimdi” ve “burada” ile insanı sınırlıyor…

Bu olumsuz gidişata “dur” diyebilmek için, Allah’a ve ahiret gününe kodlanmış bir manevi direniş cephesi oluşturmak zorundayız…

Ellerimizin konuşacağı, ayaklarımızın tanıklık edeceği bir güne yürüdüğümüzü yeniden hatırlamalıyız…

Ahir zamanda ahiret bilincini yeniden kuşanmak durumundayız…

Hayatın her karesine, her konusuna bir “uhrevi” yükleme yapmak gerekiyor… Siyaset, kültür, sanat, spor, ekonomi, düşünce, eğitim, toplum, aile, birey, devlet yeniden tanımlanmalı ve mutlaka ahirete programlanmalıdır…

Kapitalizmin ekonomiye yüklediği “dünyevi” değere bizim bir de “uhrevi” boyut kazandırmamız insanlığa karşı bir vazifedir. Biz iş kurarken kâr etmenin dünyevi getirisinin yanı sıra infak etmenin, hayır işlemenin, sevap kazanmanın manevi hazzına da talibiz…

Siyaset sadece iktidar erkine el koymanın adı olmamalı, arzı imar, nesli ıslah ve dua almanın zemini olmalıdır…

Toplumsal refahtan önce ebedi felah öncelenmelidir…

Kim ne derse desin sözün en güzeli Allah’ındır:

“Muttakiler için hayırlı olan ahirettir.” (Nisa 77)

Nebi’nin (sav) uyarısı ise mahza hayattır:

“Hayat ancak ahiret hayatıdır.” (Buhari)