Home / Makaleler / Medya Sınavımız

Medya Sınavımız

ramazan-kayan88

Yıllar önce, camide görev yaptığım yıllarda, her cuma hazırlayacağım hutbe benim için hem heyecanlı hem de oldukça sancılı olurdu…

Ümmetin yaşadığı sorunlar karşısında cümlelerime; çözüm, cevap, çağrı, coşku yükleyebilecek miydim? Yoksa klişeleşmiş kelimelerle insanların vakitlerini mi çalacaktım?

Şimdi de cuma günleri çıkan elinizdeki Özgün Duruş gazetemiz var. Kendi adıma düşünüyorum; cami minberinden gazete köşe yazarlığına uzanan sınav sürecimde, sorumluluklarım noktasında değişen bir şey var mıdır? Yazarlık bizim anlam dünyamızda neye tekabül ediyor? Yazarlık bir çıkar ve yarar kapısı mıdır, yoksa değer üretme ve taşıma fırsatı mıdır?

İslami gazeteciliğin entelektüel bir tatmin, salt kültürel ve düşünsel bir platform, bir sanat, bir meslek, bir hobi olmanın ötesinde bir anlam ve amaç içerdiğini bilmek durumundayız… Bu kapının bir ekmek teknesi olmadığı da kesin…

Vahye tanıklığımızı, toplumsal sorumluluğumuzu sürdürecek bir zemin olduğunu görüyoruz…

Bunu ifade ederken şunun da altını çizmek gerekir: Gazete her şey olmadığı gibi, gazete sadece gazete de değildir…

Gazete neden bir mektep olmasın ki? Pekâlâ, bir düşünce okulu görevini üstlenebilir… Kavramları, konuları netleştirme, kitabileştirme… Perspektif sunma… Yol haritası çizme… Gelecek tasavvuru ortaya koyma… arayışlarında gazete önemli bir araçtır…

Biz sadece olup biteni izleyen, yorumlayan, tartışan, yazan, okuyan konumunda değiliz… Sorgulayan, yönlendiren, uyaran, üreten olmak durumundayız… Çünkü biz sorumluyuz, duyarlıyız ve dertliyiz…

Sorularımız olacak… Ama şüpheler ve tereddütler oluşturmak için değil…

Sorgulamalarımız olacak… Statüko ve saltanat sahiplerinin dokunulmazlık zırhını delmek için…

Sonuçta cevap ve çözüme ulaşmak için varız…

Biz sadece olayları, olguları tahlil eden değil, aynı zamanda tashih eden ve doğruya tevcih eden konumdayız…

Yanlışları tenkit etmekle yetinmeyip gerçekleri tesbit etmek, tesbitle de kalmayıp çözüm için teklifi de olanlarız…

Hadiselerin kritiğini yapmakla beraber daha da önemlisi sahih bir duruşun kriterlerini ortaya koyabilmektir…

Telifimizi Rabbani tekliften bağımsız düşünemeyiz… Özgürlüğümüzü “teklif”le kayıt altına aldığımız gibi, telifimiz de “teklif”e tabidir…

Çünkü biz her şeyden önce kuluz…

Gazeteciliğimizden önce kulluğumuz bizi bağlar… Medya dünyasının kuralları değil, kulluğun gereklilikleri geçerlidir…

Kulluğa katkı sağlamayacaksa, “kalıcı salih işler” içermeyecekse gazeteciliğin kahrını çekmeye değmez, diyorum.

Evet, duygulara, durumlara, dönemlere göre değil; değerlere, doğrulara göre davranmak ve direnmek zorundayız… “Zor zamanda konuşma”nın bedelini ödemek, bir farzı kifaye olsa gerek… Fincancı katırlarını ürkütmek pahasına da olsa…

Bir yerlerden hep ümit etmek, beklemek yerine, ümidi oluşturan neden biz olmayalım ki?

Bugün Müslümanlar olarak şu soruyu kendimize sormalıyız: Neden böyleyiz?

Çaresizlikten mi? Çabasızlıktan mı?

İmkânsızlıklarımız mı bizi bu hale getirdi yoksa ihmallerimiz mi?

Nasibimiz olmadığı için mi, gayretimiz bittiği için mi bu durumdayız?

Görünen o ki susarak, beklemede kalarak, erteleyerek, kurtarıcı bekleyerek, mazeret üreterek bir yere varamayız…

Artık kendi özgün cümlelerimizi kurarak sesimizi yükseltmeliyiz… Çünkü herkes konuşuyor… Liberal, laik, solcu, sosyal demokrat, ulusalcı, milliyetçi, muhafazakâr… Ama esas konuşması gerekenler seslerini duyuramıyorlarsa bir sorun var demektir…

Yorgun, yılgın, bedbin, bitkin ruhların, yüreklerin doğrulması ve yeni bir ruhla donanması lazım…

Küçülerek, bölünerek, gizlenerek bir yere varmak mümkün değil… Kuşatıcı, kucaklayıcı, kardeşleştirici bir yaklaşımla dağınık ve durağan potansiyelimizi harekete geçirebilir ve ulvi amaçlarımızı hayata taşıyabiliriz…

Aksi takdirde insanlarımız uçlara savrularak ya tekfirci ve tedhişçi veyahut tedbirci ve takiyyeci kulvarlarda tanınmaz hale geleceklerdir… Çünkü hayat boşluk kabul etmiyor…

Evet, arayış içerisinde olan insanlarımızın silikleşmemesi ya da saldırganlaşmaması için söyleyeceklerimiz olmalı… Onurlu, ilkeli, tutarlı, nitelikli, saygın kişilikler tüm zamanların en büyük ihtiyacı…

İşte bu ihtiyaca yönelik olarak doğrularımızı paylaşmalıyız, değerlerimizi yaşanır kılmalıyız, ama önce elimizi taşın altına sokmak zorundayız…

Birbirimizi tamamlamak ve taşımak zorundayız. Darılmak yok, ayrılmak yok… Bu bağlamda neleri öncelemeliyiz:

1- Tevhid merkezli zihniyet inşası…

2- Takva eksenli şahsiyet oluşumu…

3- İstikamet ve itidal üzere toplum inşası…

4- Vahdet temelli ümmet algısı…

Bu amaca yönelik kestirme çözümler, ithal paketler, sihirli formüller, kolaycı arayışlar, bedelsiz sonuçlar sorunlarımızı çözmeyecektir… Bizden istenen kalıcı çabalar, kararlı adımlar, köklü açılımlardır…

Popülizme prim vermeyen, konformizmin kulvarında kaybolmayan, sekülerizmle savrulmayan, liberalizmle buharlaşmayan, statükoya entegre olmayan bir duruşu, bir örnekliği yakalamak ve yaşatmak için var olmalıyız… Zaten varoluşumuzun anlamı bu değil midir?

Bilmem meramımı anlatabildim mi?

Özgün Duruş