Home / Makaleler / Kulluk ve Özgürlük

Kulluk ve Özgürlük

ramazan-kayan88

Biz her şeyden evvel kuşkusuz Allah’ın kuluyuz. Her şeye kulluk bağlamında bakarız. Kulluğumuza zarar verecek hiçbir şey kabulümüz değildir… Kısacası şunun altını kalın çizgilerle çizmek gerekir: Allah’a rağmen bir özgürlük savunulmaz…

Allah’tan bağımsız hayatlar batıl hayatlardır…

Muhammed İkbal’in ifadesi ile: “Yalnız ve yalnız Allah’a bağlanan kişi, diğer bütün bağları atmış ve onlardan kurtulmuştur.”

Evet, İslam’ın özgürlük tanımı “teklif” ile tahdid edilmiştir. Mutlak özgürlük yoktur, mukayyet özgürlükler vardır… Biz özgürüz ama bir o kadar da görevliyiz… Özgürüz ama sorumluyuz. Çünkü her şeyden önce mükellefiz… Yeryüzünde halifeyiz… Bir emanet yüklenmişiz… Bir ahd-ü misakımız var… Kulluk kapsamında özgürlüğü tanımlarız… Abdullah olmanın icabı budur…

Önce mükellefiyet sonra hürriyet… Teklife tabi bir özgürlük ancak meşruiyetini sürdürebilir…

Liberal, seküler, popüler, hümaniter, rasyonel özgürlükler değil; müteal değerlere dayanan bir özgürlük…

Özgürlük bizi biz yapan değerlerden ve ilkelerden azade olmak değildir… Özgürlük başıboşluk, kuralsızlık, keyfilik, şımarıklık değildir…

Aidiyeti esas alan bir özgürlük… Mensubiyet bilinci ile netleşen bir özgürlük…

Vahiyle beslenen ve belirginleşen bir özgürlük… İşte Şari böylesi bir özgürlüğü yüceltmiştir…

Hatta bir adım daha ileri atalım üstad Necip Fazıl Kısakürek’in yerinde ifadesi ile; “Hürriyet eşittir Hakka esaret.”

Özetle özgürlüğü “teklif” çerçevesinde değerlendirmek durumundayız. Teklifin temelinde akıl ve özgür irade vardır… Bu, teklifin (sorumluluğun) şartıdır… Akıl ve özgürlüğü olmayana siz neyi, nasıl teklif edebilirsiniz?

Özgürlük alanımız hududullahtır…

Özgürlük önderimiz Habibullahtır…

Özgürlük güvencemiz hablullahtır…

Kullara kulluktan kurtulup sadece Allah’a kul olmanın adına tevhid diyoruz…

İşte bizdeki özgürlük, tevhid ve takva ile temellendirilmiş bir özgürlüktür…

“Ancak sana kulluk ederiz ve ancak senden yardım dileriz.” (Fatiha-5)

Kayıtsız şartsız Allah’a bağlanarak bağımsızlaşabiliriz…

İşte İslam bu çerçevede insanını özgürleştiriyor…

Günde beş defa yöneldiğimiz Kâbe-i Muazzama’nın bir ismi de Beytü’l-Atik/Özgürlük Evi’dir… (22/29)

Kâbe’ye her yöneliş bir özgürlük aşısıdır…

Ezan, esasında bir özgürlük marşı ve muştusudur…

İslam savaş hukukunda bir beldede ezan sesi geliyorsa oraya saldırılmaz… Ezan aynı zamanda eman demektir…

Resulullah (sav) bir özgürlük peygamberidir…

“(O Peygamber) hem onların ağırlıklarını ve üzerlerinde olan zincirleri indirir.” (Araf-157)

Kur’an; özgürlük, onur, adalet, hakikat ve hidayetin yegâne adresidir.

Cihad, hicret, davet, emri bil maruf nehyi anil münker gibi farizalar zulüm, zulmet ve zillet dünyasından kurtulup özgürlük, onur, güvenlik ve adalet hedefine yöneliktir…

Namaz bir özgürleşme eylemidir…

M. İkbal’in yerinde tespiti ile:

“Sana ağır gelen şu secde var ya, seni binlerce faniye secde etmekten kurtarır.”

Biliyoruz ki Allah, insanın toprağına kendi ruhundan üflemiştir… İşte özgürlüğün mayası budur… Bu yönü ile özgürlük Allah’ın insana bir ihsanıdır… Bu ruhu kirletenler özgürlüğü taşıyamazlar… Zaten özünü özgürleştirmeyenler hayatı hiç özgürleştiremezler…

Önce sömürülmeye, köleleşmeye teşne ruh halinden kurtulmak gerekir…

Hz. Musa (as) İsrailoğullarını Firavun’un esaretinden kurtarıp özgürlüğe taşıdı ama onlar onuru ve özgürlüğü taşıyacak yürekten ve nitelikten yoksun oldukları için Hz. Musa (as) ile sarımsak ve soğan kavgasına tutuştular… Mısır günlerini özlediler…

Bu bakımdan özgürlük söylemlerinin gerisindeki Yahudileşme temayülüne dikkat çekmek durumundayız…

Peki, bugün özgürlüğümüzü derinden tehdit eden tehlikelerin farkında mıyız?

Ali Şeriati’nin, İnsanın Dört Zindanı’nı belki yeniden okumamız gerekiyor… Doğa, toplum, tarih ve benlik zindanı…

Evet, özellikle “benlik zindanı”…

Tutkularımız, tutsaklıklarımız, takıntılarımız…

Korkularımız, kuşkularımız, kaygılarımız…

Konformizm kuşatması… Kariyerizmin baştan çıkartıcı çekim gücü… Kapitalizmin tüketim çılgınlığı… Hedonizmin iğfal ve ifsadı…

Egoizmin ayartısı, kışkırtıcı, şımartıcı dürtüsü…

İnsanımızı esir alan moda, marka, maaş, masa, maç…

Liberal özgürlük algıları duyarlılığımızı ve dindarlığımızı tehdit ediyor…

Gerekçe de hazır…

“Allah bile günah işleme özgürlüğü tanıdığına göre size ne oluyor ki?” savunması ve savrulması…

Bu mantıkla günaha cesaretlendirme, günahı küçümseme ve günahı mubahlaştırma riski büyüyor…

Yoksa kişisel hürriyetler adına hevanın hâkimiyetine zemin mi hazırlanıyor?

Özgürlük pazarlamacısı Batı; “nefsi emmare imparatorluğu”ndan başka nedir ki?

Bize özgürleş diyen Batı, azgınlaşmamızı, kurtlaşmamızı istiyor…

Bu bakımdan öncelikle içimizdeki “heva”ya ve “şeytan”a “hayır” diyebilecek bir iradeye sahip miyiz?

Kendimize ördüğümüz kapalı duvarlar arkasında eylemsiz, gayesiz, gayretsiz, bencil ve bireyci bir yaşamı özgürlük olarak kabul edebilir miyiz?

Türkiyeli Müslümanlar olarak, düne göre daha özgürüz diyebiliriz… Ancak bu özgürlükler görece mi, gerçek mi ileride göreceğiz…

Fakat şunu söyleyebiliriz: Özgürleştik, rahatladık…

Özgürlük koridoru açık, ama alanda değilsek… Seferi sürdürmüyorsak… Ayak sürüyorsak… Sorun bizde demektir…

Mücadelemiz darbe dönemlerinin gerisinde seyrediyorsa… Sahada olması gerekenler hala görünürde yoksa… İddia ve ideallerimizden vazgeçmişsek kimi sorgulamamız, neyi suçlamamız gerekir?

Özgür ama umut yok, ufuk dar ve de umursamaz…

Özgür ama iç dünyası dağınık, kalbi işgal altında… Ruhu harap, iradesi bitap… İhlâs, ittika, ihsan yoksunu… Adanmışlık ve aşk fukarası… O durumda özgürlük sadece slogan ve söylemde kalır…

Özgürlük, özgürlüğü konuşmak ve savunmak değildir, bedel ödemektir…

Adalet, adaleti konuşmak ve savunmak değildir, adaleti kaim ve daim kılmaktır…

Kardeşlik, kardeşliği konuşmak ve savunmak değildir; kardeşlik hukukunu ve ahlakını kalıcı kılmaktır…

Zaten özgürlük dilemekle olmaz… Dilenmekle de olmaz… Özgürlük direnmekle elde edilir… Bedeli ödenmiş özgürlükler sahici ve kalıcıdır…

Ölümü göze almadan özgürleşemezsiniz… Ne direnebilir ne de dirilebilirsiniz.

Örgütlenmeden de özgürleşemezsiniz…

Burada önemli olan özgürlüğün dersini almak, vermek değil; esas olan özgürlüğü dert edinmektir… Dava bilmektir…

Hem bizim arayışımız salt bireysel özgürlükler değil, ötekinin özgürlüğüdür… “Kendine özel” özgürlüklerin ötesinde özgür bir dünyanın öznesi biz olmalıyız…

Kişisel cennet hesapları yerine bu toplumun akıbetinden de ahiretinden de biz sorumluyuz, diyebilmeliyiz…

Ve unutmayalım ki; ebedi tutsaklığın ismi cehennemdir…

Bu gün önümüzde Suriye ve Arakan’da yaşanan özgürlük ve onur mücadelesi duruyor…

İffet ve izzetine halel gelmesin diye Naf nehrinin sularına naif ve narin bedenlerini terk eden aziz ve afif Arakan’lı genç kızların özgürlük ve onur arayışını doğru okumamız gerekiyor…

Suriyeli kardeşlerimiz özgürlük yolundaki muhteşem direnişini Suriye ile sınırlı göremeyiz… Çünkü Suriye sadece Suriye değildir…

Suriye bize, bu dünyada Müslümanca nasıl yaşanır ve nasıl ölünür, bunu öğretti… “Heyhate minez-zilleh/zillet bizden uzaktır.” duruşunu güncelledi…

Suriyeli direnişçi delikanlının, son anında secde etmesi için önüne konulan Beşşar Esed’in posterine ölümü göze alarak tükürüşünü nasıl unutabiliriz?

Dünyevileşen, duyarsızlaşan Müslümanlara bir uyarı ve anlamlı bir çağrıdır. Suriye…

Ölümü umursamayan, korkuyu kefenlemiş bu halk, hakikaten ölümle barışık, şehadete aşık bir duruşları var… Bu halkı kim durdurabilir?

İşte tam da bu aşamada tarihi kritik bir eşikteyiz… Karar verme aşamasındayız… Yoksa bizi bir tercihe zorluyorlar…

Diktatörlükleri gösterip demokrasiye razı olmamızı istiyorlar…

Tıpkı Komünizmi gösterip Kapitalizme ikna ettikleri gibi…

Rusya’yı gösterip ABD’nin güdümüne zorladıkları gibi…

Hülasa ölümü gösterip sıtmaya ses çıkarmayın diyorlar…

İslam’ı alternatif olmaktan çıkarmak istiyorlar… Siyasal İslam’a ömür biçiyorlar… İslamcılığın ipini çekiyorlar… Çünkü tek korkuları: İslam… Farklı bir yaşam biçimi, siyaset modeli, dünya görüşü sunma potansiyeline sahip sadece İslam’dır… Emperyalizme direnme iradesi İslam’da var…

Peki, İslam dünyası, dünya sahnesinde yerini almaya hazır mı?

Yeni, yeni… 200 yıllık bir gecikme olsa da… Söz İslam’da…

Yeni dünya’ya şu üç değerle yürüyebilir ve yüzleşebiliriz…

Adalet… Ahlak… Eminlik…

Ama bunun için de Emek lazım… Eylem lazım… Edep lazım… Erdem lazım…

Yoksa emellerimize eremeyiz…

Milat Gazetesi