Home / Makaleler / Kimsiniz?

Kimsiniz?

ramazan-kayan88

Kimlik…

Kimlik, kim olduğunu tesbit etmektir…

Kimlik, benliğin belirsizliğini çözmektir… Benliğin kimliğini tesis etmek ve tanımaktır… Bireyin kendi farkındalığını ortaya koyan kimliktir… Kendi bilinçliliğini tesis eden ise benliktir…

Kimlikle birlikte kişilik, benlik, özbenlik, ego ve şahsiyet sık sık kullanılır. Kişilik, kişinin dışarıdan görülen halidir. Kimlik ise insanın kendisini nasıl algılayıp kiminle özdeşleştirdiğine göre anlam kazanan bir olgu ve değerdir. İmaj, varlığın dışarıdan algılanmasıdır… Kimlik ise varlığın kendi kendini tanımlamasıdır.

Bu durum kişiler kadar gruplar, toplumlar ve topluluklar için de geçerlidir. Çünkü kimlik “aidiyet” esasına dayalı bir kavramdır.

Heidegger kimlik tanımını şöyle özetler:

“İnsan varlığı, yalnız var olmakla kalmak istemez, bir yandan da kim olduğunun bilgisine ve sorumluluğuna sahip olmak ister.”

Bir Müslümanın kimlik tanımından anladığı nedir?

Kişinin kendisini, bilincini, varlığını yaratılış amacına uygun ortaya koyabilmesidir.

Kimliğimizi kavramsallaştıran model; meşruiyetini (kaynağını) İslam’dan, dinamiğini Kur’andan (vahiyden) alan, evrensel sorumluluğu olan, fitne ve zulmün izalesi, adaletin ikamesi ilkesi ile, özgürlükçü bir ruhla hilafet, imamet, şahit ve varis konumunda olmaktır. Tevhidi düzlemde şekillenen kulluk bilinci…

Kimlik tanımlamasında diğer boyut ise karşıtlıktır.

Kimlik bir aidiyet meselesi ise buradan hareketle insan, kimlerden olduğunu belirlerken, kimlerden olmadığını da veya kimlere karşı olduğunu da ortaya koyar. Hatta belki de kim olduğunun bilincine, kimlere karşı olduğunun bilgi ve basireti ile ulaşır. Kimlik konusunun görülmeyen boyutu da bu karşıtlıkta yatar. Yani kişinin kimliği biraz da kimlere karşı olduğu ile bilinmektedir.

Mü’min için bu karşıtlık, sırasınca akidevi bir gerekliliktir. Sahih bir kimlik için böylesi bir netleşmeye ve ayrışmaya ihtiyaç vardır… Cahiliyeden soyutlanma, tağutu red, İslami kimliğin özü ve özelliğidir.

Hz. İbrahim (as)’ın vurgusu bu temayı içermiyor mu?

“İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.” (Mümtehine-4)

Hz. İbrahim (as)’in “usve-i hasene”sinde bu karşıtlığı görüyoruz.

Hz. Muhammed (sav) değişik vesilelerle bu gerçeğe dikkat çekmiyor muydu?

“Ben şöyle şöyle yapanlardan uzağım…”

Bu bağlamda şu sorulara cevap aramamız gerekiyor. Gerçekten biz kimiz? Kimliğimiz nedir? Kendimizi kime nisbet ediyoruz? Neyi temsil ediyoruz? Ne ile anılmak, kim ile tanınmak istiyoruz? Kendimizi nisbet ettiğimiz Hz. Peygamber (sav) bizim için “İşte bunlar bendendir”, diyecek mi? Var oluşumuz, duruşumuz neye tekabül ediyor?

İşte tüm bunlar için yaratılışımıza dönmemiz, kimlikteki öze ve ruha inmemiz gerekiyor… Ruhunu bul, kimliğin ortaya çıkar… Ruhun krizi, kimliğin de krizidir… Hangi ruh?

Yüce Kitab’ın tesbiti ile:

“Allah (insanı) şekillendirdi ve ona kendi ruhundan üfledi.” (Secde-9)

“Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman…” (Hicr-29)

Allah (cc) o balçıktan yarattığı insanı ruhu ile böyle yükseltti… Ruhundan üfleme, ne güzel bir şereflendirme… Ne güzide bir kimliklendirme…

Çamura, toprağa, kana, tene, ete, renge dayalı bir kimlik değil… Tanımını ve anlamını ruhtan alan ulvi ve kudsi bir kimlik…

İslam, bağlılarını bu hassasiyet ile donattı. Yanılgı ve yanlışlara karşı duyarlılık aşıladı… Farklılığını kimliğe yansıttı… İşte bu kimlikle tebarüz edenlerden bir tablo…

Ebu Zer Gıfar-i ile Bilal-i Habeşi aralarında münakaşa yaptıkları sırada; Ebuzer Bilal’e:

“Ey siyah kadının oğlu!” diye hakarette bulunmuştu. Bunu duyan Rasulullah kızmış, Ebu Zer’in yüzüne kızgın bir nazar atfederek şöyle demişti:

“Ey Ebuzer! Ölçü taştı, sözünü geri al, beyazın oğlunun siyahın oğluna hiçbir üstünlüğü yoktur.”

Ebuzer mahçup ve perişan… Efendimiz (sav)’in sözleri bütün sıcaklığı ile hassas olan Ebu Zer’in kalbine işler. O çirkin sözün keffaretinden dolayı “Bilal, ayağını başıma basmadıkça, başımı yerden kaldırmayacağım” der.

İşte İslami kimliğin özü ve ruhu…

Bu nefhanın sahibi Allah azze ve celle… Bu kimliği veren O (cc)…

O halde bu kimlik nasıl kazanılır?

Bunun üç adımı vardır:

Bulmak… (iman)…

Tanımlamak… (İslam)…

Korumak… (İ’tisam)…

Bulmak, yani iman… Kelime-i tevhid ile gerçekleşen ve ilkeleşen kimlik… Allah’ı rab, İslam’ı din, Muhammedi nebi, mü’minleri kardeş kabullenip onlardan razı olmak ve bunlara asla alternatif aramamak…

İslam’i kimliğin besmelesi demek olan tevhid, insanı bir taraftan tek yaratıcının varlığıyla buluştururken, diğer yandan mü’minler toplumunun üyesi yapmakta ve ona sosyal kimliklerin en kapsamlısını, ümmet kimliğini sunmaktadır.

Tanımlamak yani İslam… İlahi İrade’ye teslimiyet… Kişinin kendini vahyin kılavuzluğuna açık ve hazır hale getirmesi… Hayata müdahil olan ve kuşatan Kur’an disiplinine göre şekillenmek…

“… Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman. Şahit olun ki biz Müslümanlarız! deyiniz.” (Ali imran-64)

Bu kimliğe; evreni, insanı, eşyayı şahit tutmak… Kimliğin tanımı ve kimliğe tanıklık…

Korumak, yani İ’tisam… Kimliği korumak ve taşımak… Kur’an ve Sünnete temessük… Vahye sımsıkı tutunmak… Allah’ın hablinden ve Habib’inden kopmamak…

“… Allah’a sımsıkı sarılın. O sizin Mevlanızdır. Ne güzel mevladır, ne güzel yardımcıdır.” (Hac-78)

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın, parçalanmayın…” (Ali imran-103)

Kimliğin yaralanmaması, lekelenmemesi, parçalanmaması için ihtimam…

En temel sorumluluk; Müslüman kimliği korumak… Düşünüyorum, şu zamanda Müslüman kimliği kazanmak mı, kazandıktan sonra korumak mı daha zor? Sanıyorum korumak daha ciddi bir sorun…

Çağımız insanı alabildiğine değişken, esnek ve dönüştürülmeye yatkın bir özellik taşıyor. Fıtratına ve hilkatine uzak bir durum arzediyor… Sabiteleri, kutsalları hızla aşınan ve silinen toplumlar var. Egemen güçler sistematik ve süreklilik içinde kimliksizleştirme, kişiliksizleştirme, iradesizleştirme, kıblesizleştirme, ruhsuzlaştırma operasyonlarını sürdürüyorlar. İşte kimlik mücadelemiz tam da burada başlıyor.

Resmi ideolojinin yeni kimlik ihdası, postmodern sürecekte hız kazandı. Neoliberal rüzgarı da arkasına alan mühendislik çabaları sınır tanımıyor…

Vahyin kılavuzluğundan koparılan nesiller, sünnete sırtı dönük zihinler mutlaklaştırılan rasyonalizasyonun sürüklemesi ile dünyevileştiler. Sekülerize edilen bir İslam ve Müslüman prototipi ile karşı karşıyayız. Bu da krizi derinleştiriyor…

Liberal tonlar taşıyan kimlik… Demokratik argümanların vahyin önüne geçtiği, hümaniter vurguların baskın çıktığı, ılımlı ve güdümlü bir İslami kimlik… Kendilerini evrensel kabullere ve redlere alabildiğine açık tutanlar, kimlik krizine maruz kalmaktan kurtulamıyorlar. Evrensel olanı üretmeleri beklenenler, evrensele teslim olmayı tercih ettiler…

Modernleşme ise, başkalaşma ve yabancılaşma olarak algılandı… Hazcı, çıkarcı, fırsatçı açılım ve yaklaşımlarla kimlik yozlaşması derinleşti. Çoğu zaman değişimle, başkalaşım ayrıştırılamadı… Hassasiyet şuydu; söylenmek istenen değişmemek, gelişmemek çağrısı değil; çözülmemek, çürümemek, kimlik kaybına uğramamaktı…

Bugün her düzeyde kimlik dayatması ve kuşatması altındayız. Etnik, İdeolojik, Politik… Kurumsal… Gruplar… Sınıfsal… Cinsel… Sportif kimlikler… Hepsi de bizi kendine çağırıyor… Kimileri çağırmadan icbar ediyor…

Propaganda, baskı, şiddet ile aşamalı olarak yürütülen operasyon şuydu; önce, İslami kimliği taşıyanları susturma… Bir sonraki adım, kimliği unutturma… Daha ilerisi başkalaştırma ve en son yok etme…

Kimliğimiz her geçen gün yeni bir yara alıyor… Kişiliğimiz kayboluyor… Direnç, metanet, sabır tükeniyor… Moralsiz ve güvensiz gönüller… Müfsidlerin hedefe koyduğu kimlikler delik-deşik… Sistematik bir kirletme ile kişilikler tanınmaz halde… Zihin ve kalp kirlenmesi… Sosyal ve siyasal kirlenmeler… Ticari ve ahlaki kirlenmeler… Öyle ki, kirlilik, kirlendiğini fark edememe noktasına ulaşmış durumda… Bunlar neyin ürünü, vahyin kurallarına ters düşmenin sonucu…

Değerlerinden uzaklaşan, dayanak ve dinamiklerinden kopan, profanlaşmaya açık duran ilkesiz nesiller… Vizyon ve imaj peşinde tükenen insanlar hangi dünyanın insanları?

Bugünün insanı kimliğini, kişiliğini hatta var oluşunu satışa sunarak kazanç ve başarı hesapları yapıyor…

Hayatımızı, kimliğimizden ve kişiliğimizden feragat ederek kuramayız, sürdüremeyiz…

Konjonktürün, sürecin, reel politiğin kimliğimizi, kişiliğimizi bölmesine, parçalamasına, makul yorumlar bulma yanılgısına son verebilmeliyiz…

Kişiliğimizi, benliğimizi çirkinleştiren, kirleten dayatmalardan, davranışlardan, durumlardan arınmamız, aklanmamız gerekiyor… Tevbe ve takva ile kendimizi korumaya almamız kaçınılmazdır… Günahların asliyetimizi ve aidiyetimizi örtmesine, öldürmesine müsaade etmemeliyiz. Kırılgan ve kaypak kişiliklerle hangi yola çıkılabilir ki? Kimliklerimizde günah, isyan, zulüm lekeleri taşıyoruz… Benliklerimizde başlayan siyah noktalar önü alınmazsa bu günümüzü de, geleceğimizi de karartacaktır…

Erdem, ahlak, hikmet ve takva ile tahkim ve tashih edilmeyen kimlikler belirsizlik ve bulanıklık girdabında boğulmaya mahkumdur…

Kimliğimize yönelik karartma ve tahrifat yaygınlık kazandı. Egemen güçler kimliksizleştirdiği, kişiliksizleştirdiği insanların duyarsızlığından ve tepkisizliğinden istifade ile ömrünü uzatmak istiyor… Kimliğimizin, benliğimizin, ruhumuzun sömürgeleştirilmesine tahammül edebilir miyiz?

Tercihlerimizle, kimliğimiz çelişmemeli… Duruşumuz kimliğimizin fiili yansıması olmalı… Kimlik ve pratik arasındaki tutarsızlık, yetersizlik, kararsızlık krizin temel nedenleridir…

Kimliği gizlemenin, geri adım atmanın, kimliği tartışmaya açmanın kendini savrulmaya terk etmek olduğunu unutmamak lazım…

Kendilerini bir özne olarak ifadelendirmeyenler, gerçekleştirmeyenler saygınlık ve değer sahibi olamazlar… Ötekileşmekten, nesneleşmekten de kurtulamazlar…

Kişi, kendi kalabilme oranında irade sahibi olur… Müslüman, kimliğinin farkındalığı nisbetinde muktedir olabilir…

Müslümanın kolektif kimliğinin sosyal ve günlük hayattaki tezahürleri, “şeair-i İslam” diye bilinen değerlerdir. İslam’ın tanıtıcı özel ve vazgeçilmez simgeleri, Allah’ın kendisine taat vesilesi ve işareti kıldığı herşey yaşatılmalı ve yüceltilmeli… Ezan, Kur’an, namaz, Kabe, hac, sünnet…

Böyle olması gerekirken, bugün parolamız, şiarlarımız, sembollerimiz, simgelerimiz, ritüellerimiz nasıl bir vakıaya işaret ediyor? Nasıl anılmamızı, nasıl bilinmemizi beraberinde getiriyor?

Kimliksizlik ya da çok kimlilik girdabında özgür ve özgün bir kimlikle var olabilmeliyiz… Şimdi soralım; her alana ve her zamana aynı kimlik mi, yoksa döneme ve duruma göre ayrı kimlikler mi? Kamusal, kurumsal, bireysel, toplumsal, siyasal, özel, tüzel kimliklerimiz Müslüman üst kimliği ile örtüşüyor mu yoksa gömlek değiştirir gibi kimlik mi değiştiriyoruz?

Bu kimlik, mahcubiyet duyacağımız veya uzak kalabileceğimiz bir kimlik değildir… Olmazsa olmazımızdır… Selman-ı Farisi’nin tesbiti ile:

“Ene ibn’ül İslam -Ben İslam’ın çocuğuyum.-” Selman’ın bu tesbitine Rasulullah (sav) şu taltif ile karşılık veriyor:

“Selman bizim Ehli beytimizdendir.”

Bir başkası asalet, necabet, şöhret peşinde koşsa da biz var olmamızı İslam’a borçluyuz. Kimlik mücadelemiz devam edecek… Yeniden bir kimlik donanımına, bir kimlik kuşanımına, bir kimlik inşasına ihtiyacımız var… Kimlikte başlayan yıpranma, yozlaşma, parçalanma, tahrifat karşısında duyarsız kalmamız kabul edilemez… Yenilenen, bilenen ve direnen bir kimlikle sorumluluk almak durumundayız…

Stadyumlarda futbola meftun yığınların çığlıkları belki de bir kimlik arayışının işareti olabilir…

Popstar kuyrukları; televole neslinin şaşkınlık ve sapkınlığı, kimlik ihtiyacının aciliyetini hatırlatmıyor mu?

Özgür ve özgün bir kimlikle insanlar üzerindeki tanıklığımızı ve örnekliğimizi tamamlamalıyız…

On iki yaşına kadar Kur’an’la arasına set çekilen çocukların durumu, kimlik krizinin derinliği hakkında gözlerimizi açıyor olsa gerek…

İmam-Hatipler ve başörtüsü konusu aynı zamanda İslami kimliğe yönelik kin ve öfke yüklü bir saldırganlığın boyutlarını gösteriyor…

Bu zulüm ve zulmet çağında muharref ve mülevves bir kimlikle kabul göremeyeceğimize göre, sahih ve salih bir kimlikle var olmalıyız…

Bu kimlikte muvahhid, muttaki, mücahid karakterimiz belirginleşmeli…

Bu kimlik, esenlik yurdunda “rıza” ve “rıdvan”la buluşma vesilemiz olacaktır…