Home / Makaleler / Kavram Krizi

Kavram Krizi

ramazan-kayan88

“İnsanları dönüştüren kavramlar mıdır, kavramları dönüştüren insan mıdır” sorusu kadim bir sorudur. Bu soruya net bir cevap vermesek bile insanın zihniyet, hayat ve akıbetinin oluşum ve dönüşümünde kavramların oldukça belirleyici olduğunu kimse küçümseyemez…

Yaşanan kavram krizleri özellikle Müslüman zihinlerde yeni kırılmalara, ciddi savrulmalara neden olmaktadır. Bunun etkisinde kalan nesiller belirsizlik ve bulanıklık içerisinde bunalıma sürüklenmektedir…

Kavramların anlam boyutunu kısırlaştıran, muhteviyatını sulandıran algılar, hayatın akışını doğrudan etkilemektedir. Belki de Müslümanlara sirayet eden rehavet, gaflet, değerlerine yabancılaşma, kendinden uzaklaşma, derinden derine yozlaşma marazi hallerin bir nedeni de bu olsa gerek…

Yerli yerine oturtulmayan kavramlar zihinsel bir karmaşayı beraberinde getirmektedir. Bugün kalbimiz, algımız, adımımız kayıyorsa bunu kelimelerdeki anlam kaymasından ayrı düşünemeyiz. Kundaklanan kelimeler, suikasta maruz kalan cümleler kimlik ve kişilik oluşumunu nasıl tahrip ettiğini kimse inkâr edemez… Çarpık cümlelerle gerçeğin tercümanı, vahyin şahidi olamazsınız. Çünkü süreç içerisinde görüldü ki; nice nezih kavram kerih işlerin kamuflajı oldu… Kavramlar katledildi ya da kirletildi… Örneğin, ihlâs kavramının başına neler geldi?

Şimdi bu bağlamda bir kavram tahlili, durum değerlendirmesi yapabiliriz… Çözüme gidebilmenin yolu gerçekçi tespitlerden geçmektedir…

Sabır kavramından başlayalım… Müslüman şahsiyetin oluşumunda en dinamik kavramlardan biri olan sabır, zilletle eşanlamlı kılınmışsa çürümeyi ve çözülmeyi nasıl önleyebilir siniz? Her türlü olumsuzluğu sineye çekmek ve sinmek buna sabır diyebilir miyiz? Müminin mukavemet ruhunu besleyen bu temel kavramı zilletten ayrıştırmak ve netleştirmek gerekmiyor mu?

Tedbir korkaklığın diğer ismi olmuşsa orada durmak lazım… Bu gün fincancı katırlarını ürkütmemek adına her şeyden vazgeçme yanılgısı revaç bulabiliyor… Bu bakımdan tedbirciliğimiz alanı terk etmek, sorumluluktan sıyrılmak anlamına gelmemeli diye düşünüyorum… Çünkü aşırı tedbircilik, takiyyeciliğe, takiyyecilikte zamanla ikiyüzlülüğe neden olabilmektedir. Bizi zamanla tanınmaz, kimliksiz, kemiksiz hale getirebilecek tüm tedbirleri şimdiden gözden geçirmemiz gerekiyor…

Tevekkül, tembellik olarak algılanıyorsa orada da sorun var demektir… Sanıyorum tevekkül konusunda en doğru tespiti Hz. Ömer (ra) sunuyor;

Medine de boşta gezen bir guruba Hz. Ömer (ra),

“Siz necisiniz?” diye sordu. Onlar da;

“Biz mütevekkiliz” dediler. Bunun üzerine büyük Halife;

“Hayır siz mütevekkil değil, müteekkil (yiyici) lersiniz. Siz yalancısınız, tohumunu yere atıp sonra tevekkül edene mütevekkil denir”, dedi.

Şayet tevekkül anlayışımız, teşebbüs ruhunu söndürüyorsa geriye sadece atalet kalır…

Özgürlük iddiamız, hayatta kendi başına buyruk ya da başıboşluk şeklinde karşılık buluyorsa bunu savunabilir miyiz? Değerlerden ve ilkelerden azade bir özgürlük mücadelesi bize ait olamaz…

İtaat kültürümüz, disiplin anlayışımız körü körüne bir teslimiyet ve iradesizlik şeklinde tezahür ediyorsa bunu nasıl tasvip edebiliriz? Veya disiplin katı kuralcılığa ve militarizme kapı aralıyorsa sıkıntı var demektir…

Eleştiri sınırlarımızda seçilmez oldu. Her türlü itiraz, isyan eleştiri hakkı adına fikri anarşi ve düşünsel kaosa kapı aralamaktadır… Eleştirinin edep ve erdemi aranmaz oldu…

İslami duruşta netlik hassasiyeti zamanla sertlikle karıştırılır hale geldi. Netlik-sertlik çizgisi ayrışmayınca zarar ve hasar bilançosu gittikçe kabarıyor…

Her uzlaşmayı yozlaşma şeklinde okuma yanılgısı da bitmiş değil… Tabii ki yozlaştırıcı uzlaşmalara tepkili olacağız ama bu her şeyde ve her yerde aykırı olmamız anlamına da gelmese gerek…

Muttaki olmayı da münzevi olmaktan, miskin olmaktan ayırmak durumundayız. Ruhi terbiyeyi ruhbanlığa bağlarsak vahiyle bağlantımızı riske atmış olmayız?

Tebliğimiz tacize, davetimiz dayatmaya dönüşmedikçe dava yolunda ilerleyebiliriz…

Cihatla cinayetin sınırlarını netleştirirsek mücadelemiz rahmetin taşıyıcısı, hakikatin savunucusu ekseninde şekillenecektir… O zaman mülayim mi, militan mı ikileminden kurtulup mutedil mustakim duruşumuzu vasat bir zeminde sürdürebiliriz…

Aslında itidal her yerde, her zaman orta yolu bulmak değildir. İtidal aslında taraf olmaktır, rengini belli etmektir… Haktan yana, sırat-ı mustakimde buluşmaktır…

Evet, kavramları konuşuyoruz, şimdi ne diyeceğiz?

“Unzurna” mı, “Raina” mı?

“Hitta” mı, “Hinta” mı?

Milat Gazetesi