Home / Makaleler / İtibarsızlaştırma İlleti

İtibarsızlaştırma İlleti

İnsan itibarına düşkündür. Hatta öylesine düşkündür ki, bazen itidalden uzaklaşarak, başkasını itibarsızlaştırarak itibar devşirmeye kalkışır…

Eğer başka biri, daha fazla bir şeye sahipse; biliyorsa, yapıyorsa, seviliyorsa, saygı görüyorsa, başarıyorsa bunu kendisi için tehdit olarak görmeye başlar…

Bu defa ‘’Ben özelim, önemliyim, üstünüm” izlenimini vermek için başkasını itibarsızlaştırma yolunu seçer… Kendini sürekli öne çıkararak; akıl, yetenek ve şahsiyet farkını vurgular…

Yani başkasını yok sayarak, var olma güdüsünün güdümüne giriverir…

Bunu besleyen virüs ise gurur ve kibirdir…

Gurur, kendini değerli görme duygusudur…

Kibir ise büyüklük taslama, başkasına yüksekten bakma, kendini herkesten üstün tutma tutumudur…

İşte, başkasını fark edemeyen bir ‘’ben” in varacağı nokta, ben idraki değil, bencilliktir… Bencillik ise ötekini yok sayma sefaletidir…

Yok saymak; önemsememek, değersizleştirmektir… Yok saymak en büyük cezadır… İnsan yok sayılmayı zor kaldırır… Birçok isyanın, kinin, kahrın gerisinde bu illet vardır…

Kimi insanlar başkalarını aşağılayarak, küçümseyerek, eleştirerek ve bunu genelleyerek büyüyeceklerini ve başaracaklarını sanırlar…

Bunu yaparken birçok kişiyi kendimize yabancılaştırdığımızı ve yalnızlaştırdığımızı bile fark edemiyoruz…

Evet, soru şu; başkalarını yok sayarak, kendimizi var edebilir miyiz?

Uzatmadan söylemek gerekirse; birbirimizi yok saymanın sonu, yavaş yavaş yok olmaktır…

Marifet, başkalarını yok saymak değil, birlikte var olmanın erdemine yürümektir…

Hatta birbirimizi beğenmiyor, birlikte hareket etmiyor olabiliriz, ama yok sayma hakkımız ve lüksümüz olamaz…

Sakın öfkemiz, kinimiz, kıskançlığımız, vehimlerimiz, vesveselerimiz bizi esir almasın…

Kardeşliğimizi enaniyet, nefsaniyet, asabiyet aymazlığına kurban vermeyelim…

Bizler birbirimize düşkün iken güçlüydük…

Birbirimize düştükçe, didiştikçe hızla düşüyoruz… Peki kazanan kim?.. Sadece düşmanlarımız…

Hısım olmamız gerekirken hasım olduk…

Refikliğimiz bitti, rakip kesildik…

İtibarsızlaştırma sendromunu nasıl savacağız, yoksa savruluyoruz!..

Bu iflah olamaz hastalıktan ne zaman kurtulacağız?

Bugün harici nedenler değil, dâhili marazlardır bizi bitiren…

Sistemin ‘’Müslümanları itibarsızlaştırma” sınavını bir şekilde savdık; şimdi, Müslümanlar arası itibarsızlaştırma salvolarına karşı kendimizi nasıl savunacağız?

Ehli kıble arasındaki kıyım, yıkım kesintisiz devam ediyor.

‘’İtibar suikastı” boyutunda kampanyalar, kumpaslar, tasfiye operasyonları, linç girişimleri, giyotin argümanları… Topyekûn tehdit altındayız…

Sosyal medya üzerinden gelen dezenformasyon, manipülasyon, ajitasyon… Alanımız daralıyor, aşağılanıyoruz…

Suçun kendisi değil o suç üzerinden kişi, kurum, cemaat, cemiyet, hareket hedef alınıyor… İslami yapıları yıpratma, yanıltma, yalnızlaştırma yol ve yöntemleri yok oluşun habercisidir…

Güvenirliliğimize vurulan her darbe, düşmanın elini güçlendiriyor. Hile, şike, şaibeler, şeref ve haysiyetimizi zedeliyor…

Kendi mahallemizde bitmeyen manipülatif süreçler; güven, umut, hız ve heyecan bırakmıyor…

Hasar büyük… Temelinde ise bitmeyen haset ve husumetler var…

Nefret içeren söylem, kin yüklü yorumlar…

Aşağılık yöntemlerle kimse yücelemez, bunu unutuyoruz…

Bazen birbirimize çektirdiğimiz kadar, düşmanlardan bile çekmiyoruz…

Ve bilelim ki, kendi aramızdaki ayak oyunları bitmezse ne ağırlığımız kalır ne de saygınlığımız… Savruluruz…

Birbirimizin itibarı ile oynayarak kimin oyununa geldiğimizi unutuyoruz…

İtibar savaşının kazananı kim?

İltifat etmiyorsak bari birbirimizi itibarsızlaştırmayalım!..

Hırpaladıklarımız, harcadıklarımız, hor gördüklerimizin ahını aldıktan sonra hayatta hayır göreceğimizi mi sanıyoruz?

Müslümanların ortak başarı ve kazanımları üzerinden kişisel ve grupsal itibar devşirme seviyesine düşenlerin devranı olmaz diye biliyorum…

Kendine yontan, kendine eder… ‘Ego’dan arınmış ‘ben’ lazım.

Didişmeler, dedikodular, düşmanlıklar son bulsun; siz o zaman görün Müslümanların gücünü ve güzelliğini… Ruhunu ve rüzgârını…

O halde geliniz, yeterince birbirimizi tanımadan, tanımlama yoluna gitmeyelim…

Yeterli bir iletişim kurmadan, ilişkilendirmeyelim…

Birbirimize acımasızlaşırsak, aşağılanırız…

Kardeşlerimizi suçlayarak, sorgulayarak, saldırarak saygınlık kazanamayız…

Birbirimize acırsak, şu acınası hallerden kurtuluruz…

‘Mü’minin onuru onurumdur’, ‘namusu namusumdur’ dediğimiz gün birlikte doğruluruz ve yürürüz…

İzzeti başka adreslerde değil, kullukta ve kardeşlikte buluruz…

Cennetin bile referansı kardeşliğimiz değil midir?..

Vahyin öğretisi bize hatırlatmıyor mu?

Üstünlük tanınır olmakta değil, takvadadır…

Bu bağlamda birbirimizi tamamlamamız gerekirken, aramızdaki bu tahammülsüzlük neden?

Sevdiren, onurlandıran, olduran O değil mi?

O halde neyin peşindeyiz?..

Kabil, Habil’i yok etmekle muradına erdi mi? Yoksa hüsranı mı oldu!..

Sare, Hacer’i itmekle Hacer silindi mi? Hayır. Allah onu yazdı, hem de Hacer’in ayak bastığı yere ‘şiarım’ dedi…

Yusuf’u çukura atanlar yüceleceklerini sandılar değil mi? Ama kendileri çukurlaştılar!..

Haksız yere çamur atanlar, çamurlaştıklarının keşke farkında olsalar…

‘’De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.” (Al-i İmran, 26)