Home / Makaleler / İhramla Gelen İlham

İhramla Gelen İlham

ramazan-kayan88

Allah’a hamd olsun ki; Efendimiz (sav)’in “Hac, Arafat’tır.” müjdesini zaman ve mekân olarak yaşamak nasip oldu.

Arafat; tek güne sığdırılmış bir ömür sanki… Evet, bir ömre bedel bir gün… Tamda Hz. Muhammed(sav)’in mü’minlerin hayata bakışını özetleyen veciz ifadesini pratize eden sahnedeyiz daha doğrusu sınavdayız…

“Bir ağacın altında bir süre gölgelenip sonra orayı terk eden bir yolcu gibi ol.”

Hayatı “bir yolcu ol”ma bilinci ile kuşanıyoruz…

Güneşin batımı ile birlikte her şey bitiyor… O sevdiğimiz Arafat’ı hızla terk ediyoruz…

Hayata Arafat’tan bakmak… Arafat perspektifi ile dünden yarına yeni bir yaşamın anlam kodlarını, ruh haritasını yakalamak… Üst bir bilinçle eşyayı, evreni, toplumu, kendini, hayatı yeniden okumak… Her şeyi yeniden yerli yerine oturtmak… Anlam kaymalarına, zihinsel anaforlara, değer erozyonuna, ilke aşınmalarına karşı Arafat’ta bilgi temelli tashih ve deruni bir ıslahı sürdürmek durumundayız…

Çünkü aşkın, aşkın olanın, hikmetin, irfanın harmanladığı mevkideyiz…

Arif, maruf, marifet, marifetullah pazarındayız…

Evet, afatlar dünyasından Arafat’a sığındık… Cebel-i Rahme’nin eteğinde koruma altındayız… Ümmü’l –Kura / Kentlerin Anası’nın koynundan Arafat’ın kollarına attık kendimizi…

En çok Koruyan’a… En çok Güvenilen’e… En Güçlü Olan’a yakın durduk…

Bireysellikten, bencillikten, benlikten, belirsizlikten, başıboşluktan sıyrılmanın, Rahman’a sığınmanın toplu seansı sardı bizi…

Haşrin, hesabın, ba’sın gölgesi düştü üstümüze…

Arafat’ın rahminde yeniden varoluşun, ruhani doğuşun sancısı sardı bizi… Hiçliğin gayyasından, varlığın deryasına doğduk…

Yeniden doğarken “ölmeden önce ölmenin” temrinini yaşıyoruz… “Hesaba çekilmeden önce hesap verme”nin heyecanını taşıyoruz…

Artık a’rafta durmanın hiçbir anlamı yoktu, onun için Arafat’tayız…

Adres; Arafat… Tereddüde, tezebzübe, tevesvüse, telaşa yer yok… Başka arayışlara hiç gerek yok… İhramlarımızla hürmet ve merhamet ikliminde yerlerimizi almıştık…

İhramla gelen ilhamlar yüreklerimizi yokluyor, yeni yükümlülüklere bizi çağırıyordu…

Belki bundan sonra bu ihramı bir daha giymek nasip olmayacaktı… Kim bilir bundan sonraki nasibimiz belki de kefendi… İhramla kefen arasındaki bu süreci nasıl dolduracaktık?

İlk defa ölümün soğuk yüzü ile sıcak temas halindeyiz… Çünkü Arafat’ta dünyevileşmeye ara vermiştik, kim bilir belki kimimiz son noktayı koymuştuk…

Artık ölümle barışık olacaktık… Ölümü ötelemek yok, önemsemekti görevimiz…

Yıllar yılı susturduğumuz, uzaklaştırdığımız, unutturduğumuz ölüm, şimdi konuşacak, biz dinleyecektik… Ölümle söyleşimiz gerçekleşiyordu… Ölüm gerçeği ile yüzleşiyorduk…

Ölümde bir sanat değil miydi? Nasıl ölmemiz gerektiğini biliyor muyduk? Beceriyor muyduk? Bu konudaki marifetimiz neydi? Bunu Arafat mektebinden öğrenecektik…

Beyaza bürünmüş ölüme aşina yüzler, müstesna yürekler “ölümün özgürlüğün biniti” olduğunun idrakindeler…

Biliyorlar ki; ölü gibi yaşayanlar özgürleşemezler… Yine ölümü göze almadan da özgürleşemeyeceklerinin farkındalar… Zira Beytü’l-Atik / Özgürlük Evi’nden bu mesajı almışlardı…

Ölümü özümsemeden ve önemsemeden başka türlü sekülerizmin sekrinden, modernizmin mekrinden, Liberalizmin şerrinden nasıl emin olabilirdik?

Rasulullah (sav)’ın son uyarıları bu bağlamda gerçekleşmiyor muydu? İlk ve son haccında Arafat’ta irad ettiği veda hutbesinin son cümleleri bize nasıl bir mesaj veriyor? Yüz bini aşkın ashabına yönelttiği soru şuydu:

“Ey insanlar,

Yarın beni sizden soracaklar, ne dersiniz?”

Ashab-ı Kiram:

“Allah’ın dinini tebliğ ettin, vazifeni hakkıyla yaptın, bize nasihat ve vasiyette bulundun, diye şehadet ederiz.” dediler.

Rasulullah (sav) mübarek şehadet parmağını göğe doğru kaldırdı, cemaatin üzerine çevirip indirdikten sonra üç defa:

“Şahid ol ya Rab ! Şahid ol ya Rab ! Şahid ol ya Rab !” buyurdu.

Düşünüyorum da, bizi bilenler yarın bizim hangi halimize tanıklık edecekler? Vahye şahitliğimizi sürdürürken, insanların bizimle ilgili tanıklığını önemsiyor muyuz?

Şimdi Arafat’ta vakfedeyiz…

Biliyoruz, vakfe duruştur, duruluştur, duruşmadır ve yeniden doğuştur…

Vakfe ile başlayan bu vukufiyeti bakalım sürdürebilecek miyiz? Vakfe ve vukufla başlayan bu süreci “vakıf adam” olarak tamamlayabilecek miyiz? Daha doğrusu Allah için neyimizi vakfedebileceğiz?

İbrahim İsmail’ini vakfetmişti…

Anladık ki; Arafat adanmışlık alanıdır…

Artık bize düşen de önce vakfiyemizi sonra vasiyetimizi yazmaktır…

Allah’a yakınlaşanlara yakışanda budur…

Mülkün Sahibi’ne, Hükmün Sahibi’ne, Emrin Sahibi’ne, Sözün Sahibi’ne Beytin Sahibi’ne sığınanlara kuşkusuz O’da sahip çıkacaktır…

Arafat, itiraftır beklenen ise güzel bir iltifattır…

Arafat, ilticadır istenen ise cennete iltihaktır…

Arafat, intizardır umulan ise sonsuz bir itibardır…

Arafat gök sofrası, gönlünü açanlara buyur, diyor…

Şükür ki; vüs’atımız bu vuslata yetti…

Özgün Duruş