Home / Makaleler / Hz. Muhammed (s.a.v.) ile Buluşmak

Hz. Muhammed (s.a.v.) ile Buluşmak

ramazan-kayan88

Hz. Muhammed (s.a.v.) ile buluşmaya yüklediğimiz anlam nedir? Vefatından sonra O’nu ziyaret etmenin, hayatta iken ziyaret etmek mesabesinde olduğunu elbette biliyoruz… Ancak yaşıyorken O’nunla buluşanların yaklaşımı nasıldı? İlgi ve irtibatlarını nasıl sürdürüyorlardı?

Şehirlerin anası Mekke-i Mükerreme’den sonra, şimdi medeniyetin anası Medine-i Münevvere’deyiz…

Hacılar haccın menasikini tamamlamanın mutluluğu içinde Medine’ye sel gibi akıyorlar…

Duyufu’r-Rahman / Rahman’ın misafirleri için şimdi sıra duyufu’r-Rasul / Rasul’un misafirleri olmak… Sevap hanelerine yeni bir yükleme yapmanın hesabı ile birlikte Ravza-ı Mutahhara’yı ziyaret etmenin heyecanı herkesi sarmış durumda… Mescid-i Nebevi’de kırk vakit kılabilmenin gayreti, özellikle yeşil halı üzerinde iki rekât namaz için gösterilen çaba oldukça etkileyici…

Tüm bunlar buram buram tüten Muhammedî hasretin vuslatı idi…

Peki, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile buluşmaya yüklediğimiz anlam nedir? Vefatından sonra O’nu ziyaret etmenin, hayatta iken ziyaret etmek mesabesinde olduğunu elbette biliyoruz… Ancak yaşıyorken O’nunla buluşanların yaklaşımı nasıldı? İlgi ve irtibatlarını nasıl sürdürüyorlardı? O güzin ve güzel ashap hep O’nun dizinin dibinde oturup beklemeyi mi tercih ettiler? Sadece O (s.a.v.)’nun öğütlerini ve uyarılarını dinlemekle mi yetindiler? O (s.a.v.)’nun güzel cemalini seyretmekle mi tatmin oldular? O (s.a.v.)’nunla ilişkileri sadece mabed boyutunda mı kaldı?

O (s.a.v.)’na yakın olmaktan ne anlaşılır?

Medine-i Münevvere’de mukim olmak mıdır? Yoksa Cennetü’l-Baki’de medfun olmak mıdır? Veya sürekli Mescid-i Nebevi’de ibadet ve itikâfta bulunmak mıdır?

O’na en yakın olan ashab-ı kiram bunu nasıl anladı ve nasıl yorumladı?

Veda hutbesinde O (s.a.v.)’nu dinleme şerefine mazhar olan yüz bini aşkın ashabın yüzde kaçı Medine’de medfun? Tarihi kaynaklar Medine’de mezarı bulunan sahabe sayısının on bini geçmediğini rivayet etmektedirler… Peki, geriye kalan doksan bin sahabenin kabri nerede bulunmaktadır? Yeryüzünün dört bir yanına dağılmış durumdalar.

Niçin?

Çünkü Efendimiz (s.a.v.) veda hutbesinde o güzide kitleye nebevi direktifini sunmuştu:

“Burada bulunanlar, burada bulunmayanlara sözlerimi iletsin!”

Bir yeryüzü davet açılımı için bu sözler yeterli olmuştu. Artık hiçbir beşeri güç onları durduramaz, hiçbir tehdit onları caydıramazdı… O hızla bir Hz. Vehb b. Ebi Kebşe (r.a.) Medine’den yola çıkıyor, soluğu Çin’de alıyordu… Tam bir yıllık yolculuktan sonra… Hz. Vehb Çin’e gitmekle Rasulullah’a uzak mı düştü yoksa tevdi edilen tebliğ görevini yerine getirmenin itminan ve inşirahı içinde O’na daha mı yakınlaştı?

Afrika’yı bir baştan bir başa adımlayan Hz. Ukbe b. Nafi (r.a.) karşısına uçsuz bucaksız Atlas Okyanusu çıkarsa ellerini açıp Rabbine mazeretini şöyle arz ediyordu:

“Allah’ım! Eğer şu koca derya karşıma çıkmasaydı Senin ismini daha ötelere götürürdüm.”

Hicret sonrası Rasulullah (s.a.v.), evinde misafir etmek için can atan ve bu şerefe nail olan Eba Eyyübe’l-Ensari (r.a.) seksen küsur yaşlarında Bizans surları önünde neyin peşinde idi? Medine’de Rasulullah’a yakın bir mevkide defnedilmeyi neden vasiyet etmedi? Çünkü onlar Hz. Peygamber (sav)’in vasiyetini önceliyorlardı.

Üsame bin Zeyd (r.a.)… Hareket emrini aldıktan sonra, Rasulullah (s.a.v.) ağır hasta, yatağa düşmüştü… Onu bu halde bırakıp gitmek içine sinmiyordu, ölüm döşeğindeki Efendimizin yanında olmak istiyordu… Ama karar kesindi… Rasulullah rahmeti Rahman’a yürürken ashabı da Allah yolunda yürüyecekti… Önemli olan Rasul’un yanında olmak değil yolunda olmaktır… Yürüyen Peygamberin oturan ümmeti olamazdı…

O (s.a.v.)’nun rahle-i tedrisinden geçenler, görev alanlarını öğrenir öğrenmez hemen harekete geçiyorlardı… Daru’l-Erkam’dan icazet alanlar Efendimizle baş başa kalmak için izin istemediler… Böyle bir imtiyaz aramadılar… Yola revan oldular… Bir Mus’ab (r.a.) Yesrib’e yetmişti… Bir Cafer (r.a.) Habeşistan’da duruşu ile yürekleri fethetmişti…

Suffe ashabı yeryüzüne saçılan ışık huzmeleriydi… Hidayetin ve hakikatin taşıyıcısı olan bu yiğitler yurtsuz, yuvasız bir yaşamın yolcuları olmayı nesillere karşı bir sorumluluğun gereği biliyorlardı. Bu bilinçle Medine’den çıkmak, Allah Rasulü’ne yakınlaşmak olduğunun farkında idiler…

O (s.a.v.)’nu ziyaret eden her sahabe, O (s.a.v.)’nun huzurundan hangi görevle ayrılacağının beklentisi içindeydi…

İşte o güzidelerden bir heyet yine huzurdalar. Her birinin eline verilen bir davet mektubu ile yeryüzünün dört bir yanına atlarını mahmuzluyorlar…

Bizans imparatoruna Hz. Dıhye b. Halife (r.a.)…

Mısır hükümdarına Hz. Hatıb b. Ebi Beltaa (r.a.)…

Bahreyn emirine Hz. Ala b. El-Hadrami (r.a.)…

Basra emirine Hz. Haris b. Umeyr (r.a.)…

İran kisrasına… Şam emirine bir an önce ulaşmaları gerekiyordu…

Ravza-ı Mutahhara’da Rasulullah (s.a.v.)’i selamlarken, salâvatlar okurken bu sahneler gözlerimin önünde canlanıyor…

Peki, bu ziyaretten bizim payımıza düşen sorumluluk nedir?

Sadece O (s.a.v.)’nun kabrini görmeye mi geldik, yoksa O’ndan görev almayı da düşünüyor muyuz? O (s.a.v.)’ndan alıp yerine ulaştırmamız gereken davet mektupları bitti mi acaba? Yoksa Nebevi görev dağılımını sonlandırdık mı?

Medine’de olmakla gerçekten O (s.a.v.)’na ulaştık mı? Yoksa hayat ve hareketlerimizle hâlâ O (s.a.v.)’na uzak mıyız?

Evet, nebevi örnekliğin neresindeyiz?

Ahlakımız O (s.a.v.)’nun ahlakı ile örtüşüyor mu? Yaşam tarzımız sünneti seniyyeye benziyor mu? Zihin dünyası ve düşünüş biçiminde O (s.a.v.)’nunla buluşuyor muyuz? O (s.a.v.)’nun arz ettiği pratikle aynileşmek bizim için bir temenni mi yoksa bir mümkünatı var mıdır?

Salâvatlarımızı tamamlayan bir sadakatimiz var mıdır?

Medine’de Ravza’da ziyaret ettiğimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’i hayatımıza taşımak duası ile…

Özgün Duruş