Home / Makaleler / Halkın Direnişi Darbenin Tükenişi

Halkın Direnişi Darbenin Tükenişi

DİRENEN bir halk vardı. Darbeciler ve darbecilerin arkasında pusuda bekleyen dünya  şaşkındı.  Hesapta olmayan hesaplar  üstü  bir  hesap devredeydi… Bir kıyam ki, kıyamete kadar ses getirecek bir özellik arz ediyordu…

Alanları adımlayan adsız kahramanlar: ‘İstiklalimize, istikbalimize gelecek kurşunlar, öncelikle sinemize gelsin.’ diyorlardı…

 

‘15 TEMMUZ’ bir milat mı, destan mı, tiyatro mu, oyun mu tartışmaları süredursun, beri yandan silahsız bir halkın tanklara karşı ihtişamlı direnişini ifade edecek kelime bulmakta zorlanıyorum…

Doksan yıllık askeri vesayete,  darbeci  zihniyete  karşı  biriken öfkenin; şiddete, silaha bulaşmadan ortaya koyduğu direnç darbeyi püskürttü…

Paletlerin altına yatan yiğitler yeni bir parantez açtılar… Postal severlerin pespayeliğini ifşa ettiler.

‘Pasif direniş’, ‘sivil itaatsizlik’, ‘sivil inisiyatif’ terminolojisine yeni bir açılım sundular… Sokağın silaha galebesini…

Halkın tankı nasıl ezdiğinin tanıkları oldular.

Bu, güçle şımaranlara, halkın bir Osmanlı şamarıydı…

Onuruna düşkün bir halkın, gelen ordu da olsa oyunu nasıl bozacağının ispatıydı…

Tekbir seslerinin, tetik çeken elleri nasıl derdest ettiğinin muhteşem fotoğrafıydı…

Kurşun sıkan değil, kurşunlanan kazandı…

Toplumsal sınavın sadece seçim sandığı ile sınırlı olmadığının, sokakta silahlara karşı göğsünü siper etme sınavının öncelik kazandığını gösteriyordu.

Belki de bu durum önceki darbelerde gerekli tepkiyi vermemenin vicdani baskısı ile ödenen bir diyet borcuydu…

Ama sonuçta direnen bir halk vardı. Darbeciler ve darbecilerin arkasında pusuda bekleyen dünya şaşkındı. Hesapta olmayan hesaplar üstü bir hesap devredeydi…

Bir kıyam ki, kıyamete kadar ses getirecek bir özellik arz ediyordu…

Alanları adımlayan adsız kahramanlar: ‘İstiklalimize, istikbalimize gelecek kurşunlar, öncelikle sinemize gelsin.’ diyorlardı… Anlaşılan üretilen korkuları, öğretilen çaresizlikleri aşan bu halk, korku tünellerinden çıkmış, zillet gömleklerini çoktan yırtmış “Zillet bizden uzaktır” diyebilmişti…

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanlar” dan olmamak için darbecilere ‘dur’ deme cesaretini gösterdiler…

Günlerce ‘okçular tepesi’ dedikleri ilhamlarını Uhud’dan aldılar.

‘15 Temmuz’ ezberleri bozdu. Sivil direniş yeniden tanımlandı. ‘Türkiye modeli’ sivil itaatsizlik tarihe geçti…

Bundan böyle darbeci, cuntacı, çeteci güçler tüm hesaplarını gözden geçirmek zorundalar…

Bu vesile ile şu “Sivil Direniş” meselesini biraz açmamızda yarar var…

Pasif direniş veya sivil itaatsizlik olarak da isimlendirilen bu mücadele yönteminin en bariz özelliği şiddet içermeyişidir.

Şiddete dayanmayan vicdani eylemler… Vicdanlarda yatan adalet, hakkaniyet duygusuna çağrı ile sadece mazlum ve mağdurları değil, maşeri vicdanı harekete geçirme girişimidir… Ciddi haksızlıklara karşı ortak adalet arayışı… Sivil direniş bir sorgulama yöntemidir. Silahsız ama silahlı güçlere meydan okuma cesaretidir…

Pasif direniş pasiflerin işi değil, cesurların işidir… Korkuyu yenenlerin işidir… Silahına değil imanına, iradesine, azmine güvenme yürekliliğidir…

Acımasız bir savaşçı olmaktansa, adil ve onurlu bir direnişçi olmayı tercihtir…

Pasif direniş hiçte pasiflik içermez; şiddeti dizginleyerek duruşunu güçlendirmektir. Öfke, nefret, kin, intikam gibi güçlü duyguları dönüştürüp adalet, hakkaniyet, erdem ekseninde mücadeleye devam etmektir…

Öç alma duygusu genelde insanoğlunun geleneğinde, genetiğinde, geçmişinde, geleceğinde, gündeminde hep var olmuştur.

Öfkeyi, öç almayı disipline edip, sivil direniş yoluyla kötülüğün kökünü kazıyacak derin sivil bir damarı aktif hale getirmek mümkün…

Güçlü iken gücü kontrol etmek, şiddetten imtina etmek…

Aktif bir sabırla haklı bir davada kararlılık göstermek… Şikâyet etmeden mukavemeti sürdürmek…

Mazlumiyeti direnişe dönüştürmek…

Cesurların silahsız direnişi ile kaba gücün acziyetinin ortaya çıkması…

İslam’ın silahsız askerlerinin ‘nefsle cihad’ın önemli bir boyutunu gündemleştirmeleri gerekiyor…

Cihadın terörize edildiği bir süreçte bu yönü ertelememek gerekir… Zaten İslam’ın ‘Mekke Dönemi’ bu konu ile ilgili bize zengin dökümler sunuyor.

Evet, sivil direnişin İslamiliğini öncelikle netleştirip, meşruiyetimizi zedelemeden yol almalıyız…

İslami mücadelemizde sivil direniş tek seçenek değil, seçeneklerden bir seçenektir… Günümüz şartlarında daha bir önem kazandığını ifade edebiliriz…

Islah edici kimliğimiz bunu daha da önemli kılmaktadır…

Şiddet içeren hareketlerin manipüle, ajitasyon, provokasyon riski daha fazladır. Amacından kopma tehlikesi daha büyüktür.

Şiddet ve silahtan oluşan güç, güç zehirlenmesine ve kontrolsüz bir güce evrilme potansiyelini içinde taşır. Dolayısıyla şiddet salgınlaştırır, sivil direniş saygınlaştırır, diyebiliriz…

Pasif direniş şiddete dayanmayan basit gibi görünen ama yeri gelince silahtan daha etkin bir mücadele tarzıdır…

Hakikate, hidayete, özgürlüğe, onura ulaşmanın bir yolu da iman, sebat, cesaret yoluyla başkalarına acı çektirmeden acılara katlanmaktır…

Belki de insanın en güçlü tarafı burada saklıdır… İradesini, öfkesini, intikam duygusunu kontrol etmek ama her halükârda yola devam etmektir… Bu kontrol korkaklığa kılıf bulmak değil, cesurların en yüce erdemidir…

Muktedirler karşısında hep munis, mülayim ‘iyi vatandaş’ olmak değil, salih ve sadık ve muhalif bir kul olmanın da yoludur…

Dövüşüyle olmasa da duruşuyla tabuları, totemleri, tağutları sarsmak…

Sessiz yığınların sesi olmak, üç maymunları oynamamak… İmam Azam Ebu Hanife, kendi gününde siyasal meşruiyetini onaylamadığı yönetimlere boyun eğmedi, pasif direnişini bir şekilde son nefesine kadar sürdürdü…

Yakın tarihimizde Said Nursi 35 yıllık sürgün, mahkeme, mahpushane yılların da sivil direnişinden ödün vermedi, sinmedi ve susmadı… Kendi tanımlaması ile ‘müspet hareket’ zemininden kopmadı…

Bizler nedense sivil direniş denilince Hinduizm’de Gandi’yi, Hıristiyanlıkta Martin Luther King’i biliriz ama Badşah Han’ı tanımayız…

  1. yüzyılda Badşah Han sarp ve engebeli topraklar olan Hindistan’ın Kuzey Batı Hudut Eyaletinde hüküm süren acımasız Patan geleneklerinin bağrından yüz bin kişilik bir silahsız orduyu çıkarmayı başardı… Yıllarca İngiliz sömürgeci güçlerine karşı bu silahsız askerlerle direndi. Kan davası geleneğinden gelen bu kavgacı toplumdan tarihin en büyük barış savaşçılarını yetiştirdi… Pakistan’ın doğuş süreci onunla başladı. ‘Hüdai Hidmatgar/Allah’ın Hizmetkârları’ ismini verdiği bu oluşum kırmızı gömlekleri ile ciddi bir örneklik sundular…

Mısır’da Sisi askeri darbesiyle gelişen süreçte Mısır halkının 52 gün ‘Rabia Alanı’nda ortaya koyduğu destansı sivil direniş de -sonucu ne olursa olsun- gelecek kuşaklara sunulan en güzel mirastır…

Filistin İntifadasını da bu bağlamda düşünebiliriz…

Bilinmez ki, belki de cesurca çekilen çileler nice taş kalplileri yumuşatır, insafa getirir… Evet, fitneye fırsat vermeden, her fırsatta sivil direniş bilincini yaygınlaştırmalıyız…

Körlerin ve sağırların etkin olduğu bir dünyada, yeryüzünün yüreği ve vicdanı olmak bize düşer…

Fedakârlık mı gerekiyor? Herkesten önce bize düşer…

Ama bundan önce, post modern zamanlarda direnişin erdemini, edebini, estetiğini ve eylem planını konuşmamız gerekiyor… Yeni bir diriliş dili lâzım…

Ondan da önce direniş ruhuna ve rüzgârına muhtacız…

Sizce 15 Temmuz bu direnişin startı değil miydi?