Home / Makaleler / Endülüs Bize Küs

Endülüs Bize Küs

Yine seyyahlığım tuttu… Seyahata olan ilgim sanki bir tutkuya dönüşmüştü… Bu defa sefer Endülüs’e idi…

07.12.2016 ile 11.12.2016 tarihleri arasında bir grup güzel dost ile birlikte yollardayız… Buruk ve merak yüklü bir yürekle ilk defa Endülüs’ü ziyarete gidiyorum…

Ağlamak için değil anlamak için Endülüs’teyiz… Batı Avrupa’da düşen İslam’ın son kalesindeyiz… Yitik yurdumuzdayız… İmam-ı Şafii’nin daru’l-İslam tanımının hikmetini burada daha iyi farkediyoruz… “Bir yer bir defa daru’l-İslam olunca kıyamete kadar daru’l-İslam’dır.” tesbiti bize yeniden Endülüs rüyası yaşatıyor…

İslam’ın bilimle, sanatla, kültürle yoğrulmuş yurdu şimdi yerle bir…

İber yarımadası ibretler galerisi… Büyük acılar, acı tecrübeler hepsi burada…

Endülüs sanki bir cenaze… Ama ilginç olan Endülüs’ün ölüsü bile diriltici mesajlar veriyor…

Şairin dediği gibi;

“Hiçbir ölünün arkasından Endülüs’e döküldüğü kadar gözyaşı dökülmedi.”

Gözyaşları dökerken yine de Endülüs gözlerimizde tütüyor… Endülüs öldü ama özlem bitmedi, umut tükenmedi…

Haçlı ruhu ölümüzün üzerinde tepinse bile hala ürküyor… İslamofobiyi pazarlıyorlar…

İspanya’da şuna şahit oldum; Batı varlığını İslam karşıtlığına bağlamış durumda…

Medeniyetler çatışmasının en ağır ve en acı yüzünü Endülüs’te görebiliyorsunuz… Taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmamışlar…

Hala İspanya’da en yaygın soyadı “matamaro” yani Müslüman öldüren anlamına geliyor…

Ama ne hikmetse, Endülüs’ün taşına toprağına sinmiş olan İslam’ın kokusunu, dokusunu, ruhunu bir türlü sıfırlayamamışlar… Endülüs’ün düşüşünün üzerinden beş asır geçmesine rağmen hâlâ orada kendinizi yabancı hissetmiyorsunuz… Silinmeyen izler, direnen taşlar ve mermerler var… Mermerlerin de bir hafızası olduğunu orada farkediyorsunuz…

Kurtuba Camisi sizinle konuşuyor, siz onu selamlıyorusunuz ama bir secde etmenize bile müsaade etmiyorlar. Camiyi delmiş ortasına bir kilise kondurmuşlar… Sırıtıyor… Camiye saplanmış hançer gibi…

Ronda’da katedrale dönüştürülmüş Ulu Camii’de, minarenin tepesine yerleştirilmiş çanın sesini dinlemek nasıl bir ızdırap?

Mescid-i Katedral, yani “Katedral Mescidi” ismi acı gerçeğin ifadesi oluyor…

Elhamra Sarayı’nın taşları dile gelse bile bugünün uygarlığı Elhamra’nın dilini çözebilecek seviyede henüz değil…

Taç Mahal’e ilham kaynağı olan Elhamra Sarayı bugün hala Müslümanların ihmaline maruz kalmış halde…

Bir yeryüzü incisi ama insanın içini incitiyor… Elhamra şimdi inliyor…

Endülüs öğretisinde şunu gördüm…

Müslümanlar gittikleri yerleri işgal etmemişler, inşa etmişler… Yürekleri fethetmişler… Aksi takdirde 10 bin kişi ile gittikleri Endülüs’ü 2,5 milyonluk bir İslam ülkesine nasıl dönüştürebilirlerdi? Köleleri özgürleştiren İslam, kalpleri sonuna kadar İslam’a açıyordu…

Peki bu muhteşem medeniyetin sonrasında gelen mağlubiyeti nasıl anlayacağız? İhtişamdan sonraki izmihlali nasıl yorumlayacağız?

Çöküş bir sonuçtur… Sonucu hazırlayan sebepleri ve süreçleri doğru okumak durumundayız…

8 asırlık bir medeniyet ve devlet nasıl yok oldu?

Ceziretü’l-Hadra neden harap oldu?

Endülüs güçlenince önce “güç zehirlenmesine” yakalandı, sonra ana gövdeden koptu. Bağımsız Endülüs Emevi Devletini ilan ettiler… Ayrı bir hilafet kurdular… İlk kopuş sonun başlangıcı oldu… Sonra birbirlerine düştüler… Bir de dünyanın peşine düştüler, dünyevileştiler… Cihadı terkettiler, sanat ve mimari ile yetindiler…

Kabile asabiyeti nüksetti… Önce Şam Araplarıyla, Yemen Arapları kapıştı… Sonra Araplarla Berberilerin savaşı başladı… Sonuçta 25 şehir devleti ortaya çıktı. Fitnetü’l-Kübra günleri başladı.. Tavaifü’l-müluk döneminde devran tersine döndü… Kendi şehir devletini kurtarmak için işgalcilerle işbirliği yapanlar oldu, sonuçta hepsi yok oldu…

Ah asabiyet!.. Ah tefrika!..

Gırnata da gidince geriye ahu zar kaldı…

Katı Katolikler engizisyon mahkemelerini kurdular… Engizisyonun ne demek olduğunu bilmek isterseniz, İspanya’da İşkence Müzesini görmeniz yeterli…

Korkunç katliamlar, tüm zamanlara yayılan mezalimler geride Müslüman mezarlık bile bırakmadılar… Bir dönem imanlarını gizleyen Müslümanlar ıssız yerlere, dağlara, ormanlara sığındılar… Romanlar arasında tutunmaya çalıştılar…

Arapça, tesettür, sakal, erkek çocukları sünnet etmek, Kur’an okumak, Müslüman ismi kullanmak hepsi yasak… Vaftiz mecburi…

İslami kimliklerini gizleyen Müslümanlar kiliseye gidiyor, eve gelince ağlaşarak cemaatle namaz kılıyorlar… Ama bu da uzun sürmedi…

Anlıyoruz ki, sadece sanata, kültüre, bilime yatırım yapmakla medeniyetler yürümüyor… Asıl olan insana yatırım yapmak… Ve o medeniyeti taşıyacek cihad ruhunu diri tutmaktır…

Bir dönem 4 bin caminin bulunduğu Kurtuba’da şimdi namaz kılacak bir cami bile bulmakta zorlanıyorsunuz…

400 bin el yazması eser bulunan Kurtuba kütüphanesinden bugün elde bulunan nedir?

Gırnata’da mühtedi Müslüman Ian Dallas (Abdulkadir Es-sufi)’ın yaptırdığı camide kendimize gelebiliyoruz…

“Gariplerin Kitabı”nın yazarının bulunduğu mekanda içimizdeki gurbeti yenmeye çalışıyoruz…

Bir diğer teselli kaynağımız, Elhamra’nın yanı başında yine bir mühtedi olan, Muhammed Esed’in mezarı oluyor… Rahmetli, Endülüse defnedilmeyi vasiyet etmiş… Bu da ümmete ayrı bir mesaj olsa gerek…

Roger Garaudy’nin evinin Kurtuba’da olması da herhalde bir tesadüf değil…

Peki Suud Kralı Fahd ne yapmış?

İspanya’nın sayfiye şehri Marbella’da, en güzel tatil beldesinde bir saray yaptırmış… Yılda iki ay gelip kalmak için.. Hem de yılda 20 milyon dolar güvenlik ve tedarik için ispanya’ya ödeme yaparak…

Endülüs’te zihnimde kalan, yüreğime işleyen en kalıcı ve çarpıcı cümle ise şuydu;

“Vela ğalibe illallah. Allah’tan başka gerçek galip yoktur.”

En büyük hüznüm ise şu oldu;

Gıbraltar’da Tarık b. Ziyad’ın geriye dönüş gemilerini yaktığı noktadaki duygu dünyamda yaşadığım depremdi..

13 asır önce Avrupa’ya İslam’ın kapılarını açan komutanın durduğu yerde Akdeniz sınavımızı düşündüm…

Nereden nereye?

Dün geriye dönüş gemilerinin yakıldığı denizin kıyısında bu gün İslam diyarından küfür diyarına sığınmak için yurdunu, yuvasını terk edip Akdeniz sularında boğulan mülteci, mazlum kardeşlerim gözlerimin önüne geldi…

Bu ne yaman çelişki?

Dün Avrupa’yı fethe çıkan ümmetin evlatları bu gün oraya sığınabilmek için ölümü bile göze alıyorlar..

Anlamıyorum, bu ümmet nasıl bu hale geldi?

Sadece Ebu’l-Hasan en-Nedvi’nin şu tesbiti zihnimde: Ümmetin çöküşünü iki sebebe bağlıyordu.

  1. İctihadsızlık…
  2. Cihadsızlık…

Gördüm ki, Endülüs bize küs…

Ama asla umutsuz değiliz…

Çünkü Endülüs batarken, Osmanlı doğmuştu… Konstantiniye İstanbul olmuştu…

Endülüs öldü ama İslam ölmedi ve ölmeyecek…

Endülüs rüyamız yeniden gerçekleşecek… Tabi ki geriye dönüş gemilerini yakabilirsek… Ya da gemileri karadan yüzdürebilirsek… Veya Hz. Nuh(as) misali tufanlara karşı yeni gemiler inşa edebilirsek…

Evet beş günlük tarih tünelinde gerçeğimiz, geçmişimiz ve geleceğimiz ile yüzleştik.

Tarihin biraz da seyahat olduğunu öğrendik…

İ. Kurtubi’den, İbni Rüşd’den, İbni Hazm’dan, İbni Haldun’dan, İbni Atiyye’den, Şatibi’den, İbni Arabi’den, Ebu Hayyam’dan selamlar getirdik…

Velhasıl, Endülüs sizi bekliyor, bir annenin yavrusunu beklediği gibi…

Vesselam…