Home / Makaleler / Civar-ı Muhammed

Civar-ı Muhammed

ramazan-kayan88

Civar-ı Muhammed (s.a.v.)’deyiz… Yani Medine’deyiz…

Bakalım, O(s.a.v.)’nunla, buluşma, barışma becerisini gösterebilecek miyiz?

O’nu ulaşılmaz kılan biz değil miydik? Bazen yücelterek, bazen de indirgeyerek hep mesafeli kalmadık mı? “ İçimizden biri olan Nebi” bugün ne kadar hayatımızın içinde? O(s.a.v.)’ nu sevmedeki tüm içtenliğimize rağmen ona uzak düşüşümüzü nasıl izah edeceğiz?

Evet, Muhammed (s.a.v.)’i hayatın civarında tutmuştuk, hayatın merkezine taşımamıştık, şimdi biz O(s.a.v.)’nun civarındayız… Muhitteki Muhammed’in muhitinde O(s.a.v.)’na yol arıyoruz… Onsuz hayat batıldır… Hayatı O’nunla tanımlamak ve tamamlamak zorundayız…

Bunun için bizi O(s.a.v.)’na yaklaştıracak berrak bir idrak…

Bizi O(s.a.v.)’nunla buluşturacak selim bir yürek…

O(s.a.v.)’na tutunmamızı sağlayacak sağlam bir bilek lazım…

Anlıyorum ki, ravzasının etrafında gezinmek yetmiyor… Önce taraf olmak gerekiyor… O’na taraf olmanın bedeli her ne ise bunu göğüsleyerek yola çıkmak icab ediyor…

Sakal-ı şerif, hırka-i şerif, mevlid-i şerif, salâvat-ı şerif, hadis-i şerif… tüm bunlar O(s.a.v.)’na olan ilgi ve sevgimizin tezahürü olduğunda kuşku yok, ancak öncelikle bizden istenen şerif ve zarif bir duruş… Yani Nebevi duruş…

Ona olan ilgimizi örfi söylemlere, şekli şölenlere boğmadan önce şer’i duruşun neresine düştüğümüzü görmemiz gerekiyor… O(s.a.v.)’nunla buluşma zeminimizin sağlam olması lazım… Mekânsal ve bedensel yakınlıklar yetmiyor… Hep melekût âleminde gezinen ayakları yeryüzüne değmeyen bir peygamber ile nasıl buluşabiliriz? Veyahut ravzasından dışarı çıkmayan bu çağa intikal etmeyen Nebi ile neyi paylaşabiliriz?

Risaletin bütünlüğü içinde Allah’ın Rasulü’nü tanımamız gerekiyor… Sathi, indi, kısmi, cüz’i, zanni bilgilerle, yaklaşımlarla O(s.a.v.)’nu doğru anlamak mümkün değil…

İsrailiyatın, hurafatın, bid’atın, yorumların, te’villerin, abartıların üstünü örttüğü Nebi’yi tüm gerçekliği ile, tüm güzelliği ile gün yüzüne çıkarmak, bugüne taşımak ve gündemleştirmek öncelikli görevimizdir…

“İçimizden biri” olan Muhammed’in bugün de içimizde olması gerekiyor… Yoksa O(s.a.v.)’nunla buluşma temennisini hep “Havz-ı Kevser” in başına ve “Livaü’l – Hamd”ın altına mı ertelemeyi düşünüyoruz?

Evet, O(s.a.v.) sevgililer sevgilisini ravzasında bırakıp gidecek miyiz? Yoksa Muhammedi sözü ve soluğu bu çağa taşıma sorumluluğunu kuşanacak mıyız? Çağın gürültüsü, aldatıcı görüntüsü içinde o hayat iksiri olan nefes araya gitmemelidir… Pörsümez, eskimez, solmaz, susmaz gerçeği seslendirmek yükümlülüğü kime ait?

Bu görev O(s.a.v.)’na düşkün olanlara düşer…

Ancak O(s.a.v.)’na düşkün olmak da yetmiyor, doğru bir peygamber telakkisine sahip olmak mecburiyetindeyiz?

Evet, hangi peygamber? Nasıl bir peygamber profili?

Bütünlüğünden koparılan, hakikatından uzaklaştırılan muhayyel bir Muhammed mi? Toprağa tevdi edildikten sonra hayatla tüm bağları sonlandırılan bir peygamber mi? Alanı, yetkisi, misyonu, mesajı makaslanan, kısıtlanan, sınırlanan bir nebi mi?

Hem seküler, hem liberal, hem rasyonel, hem hümaniter, hem demokrat çağa uyarlanmış, reformasyona tabi tutulmuş bir peygamber algısı… Ön kabullerini peygambere söyletme, indi görüşlerini O(s.a.v.)’na onaylatma gayretleri…

Zırhı çıkarılmış, kılıcı elinden alınmış, sonra da kutsal emanetler olarak saklanmış, re’sen emekli edilmiş, evi ile Mescid arasında gidip – gelen bir Peygamber (!)

İtirazı olmayan, her anlayışa, her davranışa, her düşünceye yeşil ışık yakan bir Nebi (!)

Sadece konuşan; komutu, kararı, emri, direktifi olmayan bir Rasul (!)

Öğüt veren, örnekliği ve önderliği bugüne ulaşmayan bir elçi (!) Dersini verip de geçip – giden gerisini dert edinmeyen… Tavsiyeleri olan fakat yaptırım yönü olmayan…

Nasihatları bulunan caydırıcı güçten yoksun… Modern zamanlardaki peygamber tasavvurunu ortaya koymaya çalışıyoruz…

Evet, Mescidi, mihrabı, minberi olan mektebi, meclisi, mahkemesi, kışlası olmayan bir peygamber arzusu öne çıkıyor… Savaş meydanlarında, mücadele alanlarında, davet ortamlarında görülmeyen sadece mabetlerde kalan peygamber anlayışı işleniyor…

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in de hep mülayim tarafı telkin edilirken muhalif duruşu, müdahil olma vasfı ıskalanıyor…

Barış peygamberi vurgusu tekrarlanırken nedense direnişçi kimliği unutuluyor…

Onun güzel ahlakı bayraklaştırılırken getirdiği yüce ahkâmı sanki zaman aşımına uğramış…

Âlemlere rahmet boyutu dillendirilirken, nasıl bir özgürlük savaşçısı olduğu hatırlanmıyor bile…

Merhametindeki enginliği anlatmaya kelimeler yetmezken, getirdiği nizamın adaleti ancak satır aralarında okunabiliyor…

Konuşan peygamberi herkes tanırken, komutan Muhammedi bilen kim?

Sevgi peygamberinin çağını sorgulayan sorumluluğunu kim göz ardı edebilir?

O hem vaaz verendi, hem de va’zedendi…

Duruşu ve duası ile bir bütündü…

O cennete bilet kesen bir teşrifatçı değildi, bu yolda nasıl bedel ödeneceğini kendi şahsında gösterendi…

O (s.a.v.) hâkim, hakem, hekim, şahit, beşir, nezir, emir, gazi, fatih olmayı Peygamberlik bağlamında sürdürendi…

Şimdi biz, O(s.a.v.)’nun şefkatini özlerken, şefaatini umarken şer-i sorumluluğumuzu, sünnet duyarlılığımızı ortaya koymamız gerekiyor…

Sünnet-i seniye’ye dayalı sade bir İslami yaşamla arzulanan sonucu elde edebiliriz… Çünkü müjde O (s.a.v.)’ndan geliyor:

“Yozlaşmanın yaygınlaştığı dönemlerde İslam’ı yaşamak bana hicret etmek gibidir.” (Müslim)

Özgün Duruş