Home / Makaleler / Bilge Gardaş

Bilge Gardaş

Ramazan’ım…

Gardaşım… Adaşım… Otuz yıllık dostum…

Camianın yüz akı, güler yüzlü, güzel dost… Şimdi sensizliğe alışmaya çalışıyoruz…

Demek ki sen çayları demlerken, ruhun da şehadeti demliyormuş…

Sensiz AKDAV daha yalnız… Yorgun, durgun ve üzgün…

Senli günleri özledik… Sensizliğe alışmak zor… sen vuslata erdin, biz gurbetteyiz…

Misafirlerin seni bekliyor… Gençlerin abisi gözler seni arıyor…

Biliyorum, kıymetini bilemedik… Kadir kıymet bilmez bir çağda seni yeterince fark edemedik… Eksikliğini şimdi anlıyoruz…

Aynı mekânı, aynı atmosferi yıllarca birlikte paylaştık… Bunca yüreği nasıl fethettin? Gariban gönülleri nasıl mest ettin? O Yoğunluk içinde hiç mi ruhun daralmadı? Canın sıkılmadı? Bunu hiç yansıtmadın… O ağır yükü nasıl kaldırdın, insanların kahrını yıllarca nasıl çekebildin? Gerçekten nasıl becerdin?

Sana dargın olan, küskün kalan bir Allah’ın kulu var mı, bilmiyorum?..

Be mübarek! Bir defa olsun insan kızmaz mı? Surat asmaz mı?

Mü’minlere karşı merhametli olmanın ne demek olduğunu senden öğrendik…

O selim, sevecen, sempatik kalbini bunca kirden, kinden, kasvetten, karanlıktan nasıl koruyabildin?

İncindin ama incitmedin…

Üzüldün ama üzmedin…

Belki hep içine attın… Kalbin buruktu ama bir o kadar da büyüktü…

Çok yoruldun ama kimseyi yormadın…

Benden dolayı kimse davadan soğumasın, derdindeydin…

Bakışlarındaki içtenlik, içimizi ısıtırdı…

Şu görkem, gösteri, görünürlülük çağında hep geri durdun, kendini hiç belli etmedin… Nasıl olsa bilen biliyordu…

Herkesle anında nasıl samimiyet kurabiliyordun? Aramızda en kolay ulaşılan, en kolay anlaşılan bir kuldun… Zor Müslümanlardan geçilmeyen bir zamanda gerçekten kolay bir Müslümandın…

Kerim kardeş… Belli ki ikramına yüreğini katmıştın…

Mütevazı duruşun mesaj olarak yetiyordu… Susman bile bir başka güzeldi… Söz israfın yoktu…

Nezaket, nezahet, letafet Allah’ın sana bir lütfuydu… Sadeliği, safveti, samimiyeti, sadakatı, sabrı hep sen de gördük… Üzerinde hep mü’min suhuleti ve sükuneti vardı…

Biz seminer ve sohbetler de ders vermeye çalışırken, sen duruşunla şahsiyet dersi veriyordun. Edep, erdem, ahlak sen de ete kemiğe bürünmüştü…

Kalbinin birikimini, ruhunun donanımını duruşunla duyurdun…

Özünde biriktirdiğin tüm güzellikleri kaleminle değil ama kanınla yazdın…

15 Temmuz gecesi yine beraberdik… Vakıftan birlikte çıkmıştık… Saraçhane tarafından tekbir seslerini duyunca süzüldün gittin… Kaşla göz arasında nasıl da gözden kayboldun?.. Ne ayakların titredi… ne de üzerinde bir tedirginlik vardı… Ve kurşun sesleri gelmeye başladı… Tekbirlerin tetiklere galebesi başlamıştı… On dakika sonra vurulduğunu duydum…

Güzel dost, yoksa Saraçhane cihetinden Cennet kokusu mu aldın?

Bana en son Elmalı tefsirini okuduğunu söylemiştin…

Yoksa o an şu ayeti mi hatırladın?

‘’Genişliği yerle gök arası olan Cennete koşun…”

Bir kuş gibi kurşunlara karşı korkusuzca koştun…  Koştuğuna şahidim… Coştuğuna, çağladığına tanığım…

O gece bir başka güzeldin…

Hastane günlerin başladı, ameliyattan sonra gözünü açtığında özlemin dudaklarından dökülüyordu:

‘’Keşke bende Şehid olsaydım…”

İkinci ameliyattan sonra gözlerini bir yumdun, bir daha açmadın… Dünya’ya yüz vermedin, fani olana dönüp bakmadın…

Şifa dualarımıza ‘amin’ demedin. .. Senin için seferber olan tıp dünyasını da takmadın, belli ki şehadete odaklanmıştın…

Doktorlar şaşkındı…

‘’İyileşmesi yönünde hiçbir engel yok. Beyin emarı(MR) temiz, yaralar iyileşiyor; ama hastamızda gelişme yok.” diyorlardı.

Yaşam destek üniteleri senin için devrede ama senin umurunda değil… Bakışların ötelere dikili… Uykunun kollarında Cennet düşlerindeydin…

Günlerce şehadetin sınırında nöbet tuttun… ‘’Varsın gecikmeli olsun ama illa şehadet olsun” arayışındaydın… 241. olmak için çırpındın…

Seslenişimize cevap vermeni bekledik, sustun…

Sonsuzluğa pervaz kıldın… ‘’Beni ancak Cennet paklar.” diyordun.

Saraçhane de yere Habil’ce düştün… Çağdaş Kabillere seslendin…

‘’Eğer sen beni öldürmek için elini bana uzatacak olsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.

Şüphesiz senin kendi günahını ve benim günahımı yüklenmeni ve böylelikle ateşin halkından olmanı isterim. Zulmedenlerin cezası budur.” (Maide, 28-29)

Tabi ki zalim darbecilere verilecek en güzel cevap buydu…

Hüseyin’ce yere düştün… ‘’Zillet bizden uzaktır..” dercesine …

Hatırlar mısınız üç yıl önce Saraçhane’de ‘Rabia Gecelerimiz’ olmuştu…

Şimdi siz Saraçhane’yi Rabialaştırdınız… Rabbim sizlerden razı olsun… Ölümü ayakta karşıladınız… Okçular Tepesini terk etmediniz…

Müslümanca nasıl yaşanır ve nasıl ölünür, siz bize öğrettiniz…

Bugün daha net anladık ki, şehadet bir sonuçtur… Nasıl bir sürecin sonucu olduğunu  siz de gördük. Şehitler gibi yaşadınız ve şehid oldunuz…

Evet, şehadet bir ‘hak ediş’ tir… Nasıl yaşarsanız öyle de ölüyorsunuz…

Ramazan’ım can dostum…

Şehadetinden bir gün önce hastaneye ziyaretine gelmiştim…

Üç yaşındaki sevgili kızın Belinay bana demişti ki ‘’Babam Cennete gidecek. Çünkü o Cenneti çok seviyor.”

Demek ki, haberi çocuktan almak gerekiyormuş…

Değerli eşin Zeynep Hanımefendi, Zeynep’ce bir sabrı kuşanmış, davanı sürdürmekte kararlı…

Dünya sizi konuşuyor…

Kanınız ihanet çeteleri için sonun başlangıcı oldu… Sizinle sabahın yakın olduğunu gördük..

Seni en son Fatih Camisi misafir etti… zaten hep sen ‘’Dünya da bir yolcu gibi ol” bilinci ile yaşadın…

Edirnekapı Şehitliği seni kucakladı… Belinay seni soruyor… AKDAV’ da tüm gözler seni arıyor…

Biz senden razıyız ey şehid… No’lur sen de bizden razı ol…

Niyetim sana övgü değil, bir hakkı teslim etmek, sana olan vefa borcumu ödeye bilmektir…

Sakın bu satırları Ramazan Sarıkaya için dizilmiş hamaset, edebiyat cümleleri sanmayın; hakikatin ifadesinden başka bir şey değildir…

İsterseniz babası İbrahim Amca’dan sorabilirsiniz… O Ramazan’ı size şöyle özetleyecektir:

‘’Beni en çok arayan, soran, ziyaret eden, destek veren, hizmet eden, saygı duyan Ramazanımdı..”

Anlaşılan ana baba duasını çokça aldın… Belki de seni bu mertebeye taşıyan bu dualardı…

Yazıhan Tahtalı Köyden başlayan dünya serüvenin şehadetle sonlandı… Şimdi sonsuzluk seferindesin. .. Selam yurdundasın…  Sana imrenmemek mümkün mü?..

Birçok konuda seninle aynı kaderi paylaştık… Benim gibi sen de ‘Diyanette yeterince faydalı olamıyorum’ diye istifa etmiştin. İslami mücadelemizin hep aktif öznesi oldun…

Şimdi bize düşen, düştüğün yerden yürümek… Davanı daha bir aşkla yüklenmek… Şehitlerden sonra şahitliğe yoğunlaşmak…

Evet, şehadet bir çağrıdır… Tüm nesillere ve çağlara…