Home / Makaleler / Bangladeş Neresi?

Bangladeş Neresi?

ramazan-kayan88

2009 yılının Ramazan ayının başladığı günlerde yeni bir seferdeyiz…

IHH görevlileri ve gönüllüleri olarak Katar havayollarına ait bir uçakla Doha üzerinden Bangladeş’in başkenti Dakka’ya uçuyoruz…

Doha ile Dakka sanki farklı iki dünya… Doha tıpkı Dubai gibi teknolojinin, modernitenin tüm ihtişamını sergilerken, Dakka tam tersine yoksulluğun ve yalnızlığın hicranını taşıyordu… İslam âlemine ait iki farklı tablo… Aradaki uçurum oldukça düşündürücü, bir o kadar da ürkütücü…

Seferimizin sefaletin kalbine doğru olduğuna tanıklık ediyorduk…

Bangladeş’i uzaktan tanımak zor, ne “google”dan bilgilenmekle ne de “Ayna” programını izlemekle bu ülke gerçeğini anlamak mümkün…

Zengin, gelişmiş bir ülke olabilmek için lazım olan her şey var olmasına rağmen dünyanın en yoksul ve dünyada yolsuzluğun en fazla olduğu ülkelerden biri olması insanı şaşırtıyor ve derinden sarsıyor…

Sömürgeci güçler etkilerini hâlâ sürdürüyorlar… İktidara gelen işbirlikçi yönetimlerin ihanet ve ihtiras yüklü politikalarının acı sonuçları ile irkiliyorsunuz… Yani sorumlu arıyorsanız birinci derecede, sömürü düzeni…

160 milyonluk ülke nüfusunun 140 milyonu oldukça perişan, geriye kalan 20 milyonluk varlıklı, imtiyazlı sınıf, yoksulların sırtından semizliyor…

Dünyada kalktı denilen köleliğin modernize edilerek nasıl sürdürüldüğünü görmek için bu ülkede bir hafta kalmak yeterli… “Hizmetçi” ismi altında 40 dolar aylıkla, yani karın tokluğuna çalıştırılan insanlar, işsiz kalmadıkları için kendilerini şanslı görmektedirler…

Dakka’da zenginlerin yoğunlaştığı semtleri de gezdik; insan havsalası almıyor, bu seviyede bir zenginlik ve bu boyutlarda bir fakirlik aynı ülkede nasıl olabiliyor? Kardeşliğin esamisi bile yok!

Trildaw Bagisa tren istasyonundayız… Demiryolu raylarının etrafında baraka bile diyemeyeceğimiz 8 metrekarelik kümes gibi sığınaklarda binin üzerinde aile hayata tutunmaya çalışıyor… Önceleri nehir kenarlarında yaşayan bu insanlar, sel ve kasırgalardan sonra buraları mekân tutmuşlar…

Açık alanda burun kemiklerimizi sızlatan ağır kokular, önce vicdanlarımızı, sonra da yüreklerimizi derinden sarsıyor ve yerinden oynatıyor…

Ortada görünen ürkütücü bir sefalet, kaygı verici bir cehalet, acımasız bir sahipsizlikti…

Etrafımızı saran yalın ayak, çelimsiz, bakımsız, hastalıktan karınları şişmiş çocuklar, masum ve sitemkâr bakışları ile ayıbımızı, ihmalimizi yüzümüze vuruyorlardı…

Utandık, ama bu çözüm değildi… Usanmadan uğraşmak gerekiyordu…

Ortada olan biten insanlığımızın imtihanı idi… Herhalde bundan ötesi ise insaniyetin intiharı demekti…

Burası bizim gurbetimizdi… Ama önce kendimizdeki garabeti görebilmeliydik, sonra da gayrete gelmeliydik…

Gerçekten bu aç ve aciz insanlara kim sahiplik edecekti?

Böylesi bir yaşam tarzı insanların kaderi miydi, yoksa duyarsız ümmetin kahredici sükûtu muydu gerçek neden? Veya sindirilmiş, sömürülmüş bir halkın çaresizliği miydi?

Bu ülke insanları İslam dünyasından sadece yardım beklemiyorlar, ne yapmaları gerektiği konusunda yol yordam arıyorlar… Plan, program, proje, perspektif, performans konularında desteğe ihtiyaçları var…

Onlara sadece acımak değil, durağan enerjilerini harekete geçirecek formüller üzerinde çalışmak ve onlar için nasıl bir açılım gerekiyor, buna yoğunlaşmak lazım…

Bangladeş’in yatırıma ihtiyacı var, ancak bunu sadece sanayi ve ticaret olarak düşünmemek gerekir… Eğitime, iyiliğe, kardeşliğe, paylaşmaya, hatırlanmaya daha çok ihtiyaç var…

Bu coğrafyadaki kardeşlerimizi sadece ramazanda, kurbanda hatırlamak değil, kalıcı evrensel İslam kardeşliğinin inşası için yola çıkmak gerekiyor…

Bu amaca yönelik öncelikle “misak-ı milli”ci anlayışlar ile ümmeti hapseden zihniyetlerin esaret ve sefaletinden kurtulmak için bilinç yüklenmek durumundayız…

Bireysel duyarlılık yetmiyor, kurumsal, kolektif projeleri hayata geçirmek zaruret arz ediyor…

Biz buralara bu esmer güzeli insanlarla kardeşliğin tadını çıkarmak için gelmiştik… Bu hasretle kucaklaştık… Yetimlerin başını doya doya okşadık, yüreklerimiz yumuşasın, duyarlılıklarımız bilensin diye… Onlar tüm bu zorluk ve zaruretlere rağmen bize mesaj vermekten geri kalmadılar…

Onur yüklü, vakur duruşları görmeye değerdi… Sızlanmak yok… Şikâyet yok… Sabır ve şükür şahsiyetlerini şekillendirmişti…

Bizi etkileyen bir diğer güzellik… Fakru zaruretin insanları kasıp kavurduğu bu coğrafyada insanların İslami eğitime verdikleri önemdi…

Masraflarını halkın üstlendiği 60 bin civarında medresenin faal durumda olduğunu öğrendiğimizde sevinç ve şaşkınlığımız uzun sürdü…

Bu kurumlarda 1 milyonu aşkın çocuğun eğitimini sürdürmekte olduğunu duymak, geleceğe olan umutlarımızı tazeledi… Bunlardan ziyaret ettiklerimiz oldu…

Medrese dediksek öyle mazbut, muhkem yapılar değil… Derme çatma dört duvar, toprak zemin… Ne pencerede bir cam ne de yerde bir hasır… Zemin toprak, çoğu zaman çamur… Bu ortamda bir deri bir kemik körpe bedenlerin, öne-arkaya hafif hafif sallanarak okudukları Kur’an, bize sundukları doyumsuz bir ziyafetti…

Hele bir tanesi var ki, ömrüm boyunca unutmam mümkün değil…

Dakka’da kenar mahallelerden birinde medresede birlikte iftar ettiğimiz küçük öğrencilerden birinden Kur’an’dan ezberlediği bir yeri okumasını istedik. Biz kısa bir sure okumasını beklerken, gayet düzgün ve güzel bir kıraatle Kıyamet suresini sonuna kadar okumaz mı?

Özellikle üzerinde dura dura okuduğu şu iki ayet bizi derinden sarsıyordu:

“Hayır, hayır! Siz (geçici dünyayı ) seviyorsunuz. Ahireti bırakıyorsunuz.” (Kıyamet, 20-21)

Elhak doğru idi, tam da bizi tanımlıyordu… Çocuğa ismini ve yaşını sordum, Muhammed Mahmut İslam, altı yaşındaydı…

Mesajı Bangladeşli küçük Muhammed’den almıştık. Şimdi yerine ulaştırma sorumluluğu bizde idi, bu duygularla döndük…

Dönüşte derin derin düşünüyordum: Bu ümmetin dönüşü ne zaman?

Doha ve Dakka kardeş olduğu zaman…

Özgün Duruş