Home / Makaleler / Bana Düşen Görev Nedir?

Bana Düşen Görev Nedir?

Eylül ayının ilk haftasında bir grup güzel dost ile birlikte Balkan turundayız. Seyahatimizin ilk durağı Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna… Saraybosna’da ilk ziyaretimiz ‘Baş Çarşı’nın hemen yanı başında şehitlikteyiz… Şehitliğin tam orta yerinde bilge lider Aliya İzzet Begoviç’in kabri başındayız…

Bosna’nın öznesi, ümmetin gözdesi bu güzel insanın mesajını almaya odaklanıyoruz…

Aliya’nın mezarı başında düşünüyorum. Son yüzyılda ümmet coğrafyasında ortaya çıkan iki liderin kıyasını yapmaya çalışıyorum: Biri Bosna-Hersek’te Aliya İzzet Begoviç… Diğeri Azerbaycan’da Haydar Aliyev…

İzzetin, şecaatin, hikmetin temsilcisi Aliya…

Diktatörlüğün, dayatmanın sürdürücüsü Aliyev…

İnsanlığın hafızasında kim, nerede duruyor? Kim, ne ile anılıyor?

Habil ve Kabil ayrışmasında bugüne yansıyan karelerden bahsediyorum…

Aliya’nın kabri başında arkadaşlara Aliya’nın mücadelesinden bir kesit paylaşıyorum:

İkinci Dünya Savaşı günleri, Yugoslavya’nın karanlık dönemi, Müslümanların varlığına tahammül edilmediği bir süreç…

Aliya gencecik bir delikanlı… Genç arkadaşları ile birlikte Mladi Müslümani (Genç Müslümanlar) teşkilatını kurarlar. Kararlılar, en zor şartlarda İslami kimliklerini korumak için… Başlarına bir şey gelirse, geride kalanlar mücadeleyi sürdürecekler…

Tabi sık sık takip ve operasyonlara, cezaevi süreçlerine maruz kalıyorlar…

Yine bir baskınla Aliya genç yaşında cezaevine düşmüştü…

Dava arkadaşları Aliya içerideyken İslami faaliyetlerini en olumsuz şartlarda sürdürmeye gayret ederlerdi…

Bir akşam teşkilat merkezinde oturum halinde, çalışmalarını istişare ediyorlar… Oturum uzamış, gece yarısına doğru sarkmış… Gecenin ilerleyen bir saatinde teşkilat merkezinin kapısı “Tık tık” çalmaya başlar… İçeridekiler tedirgin… “Gecenin bu saatinde kim olabilir ki?”, “Yoksa yeni bir polis baskınıyla mı karşı karşıyayız?”

O gece toplantıda bulunan Aliya’nın yakın dava arkadaşları Hasan ve Halit’in kapı tıklamasına tepkileri çok farklı…

“Tedirgin olmamıza gerek yok, bu kapı tıklaması Aliya’nın kapı tıklamasına benziyor.”

“Ama Aliya cezaevinde nasıl olabilir?”

“Biz Aliya’yı kapı tıklamasından tanırız.”

Ve kapıyı açtıklarında karşılarında Aliya İzzet Begoviç’i görürler…

İki yıllık bir cezaevi sürecinden sonra salıverilen Aliya, bir kamyonun arkasına atlayıp Saraybosna’ya geliyor…

Gecenin o saatinde ilk gittiği adres ailesi değil, annesi Hiba değil, sevgili Halida’sı da değil… Dava arkadaşlarının buluşma merkezi olan Mladi Müslümani teşkilatının kapısı oluyor… Ve öylesine yüce bir kardeşlik kıvamı var ki, birbirlerini kapı tıkırtısından tanıyabilecek kadar kaynaşmışlar… Kurşunla kaynatılmış duvar misali…

Üç buçuk yıllık Bosna direnişinin nerede, nasıl mayalandığını şimdi daha iyi anlıyorum… Balkanlardaki İslami uyanışın temelinde işte bu samimiyetler bulunuyor…

Yirmili yaşlardaki bu temiz yüreklerin örnekliğidir bize ilham kaynağı oluşturan…

Teşkilat merkezindeki dava arkadaşları Aliya’ya sorarlar:

“Niçin acele ettin, yarın da gelebilirdin?”

Aliya, kardeşlerine sarılır ve sorumluluğun zirvesinde bir şuurla şu soruyu sorar:

“Bugün cezaevinde çıktım, bana vereceğiniz görev nedir? Onu öğrenmeye geldim.”

Evet, bir derdi, bir davası olanların mutlaka kendilerine sormaları gereken soru:

“Bana düşen görev nedir?”

Hangi özellerimizi öteleyip, davayı nasıl öncelememiz gerektiğini kendimize sorma vakti…

Hayat ve hareketin hakikati hamasette, edebiyatta değil bu soruda saklı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.