Home / Makaleler / Balkan Ruhu

Balkan Ruhu

Bir grup güzel dostla 1-7 Ağustos 2017 tarihleri arasında Balkan turundayız.

Balkan hafızamızı yenilemek istiyoruz. Tarihe doymak, tarihle dolmak derdindeyiz.

Gönül coğrafyamız bize gönül koymasın diye, bir asırdır gecikmiş seferimizi gerçekleştiriyoruz… Yürürken yüz yıllık parantezi nasıl kapatacağımızı düşünüyoruz… Yeniden ‘gönül köprülerini nasıl inşa edeceğiz’ arayışındayız…

Bu yola çıkış amacımız turist olmak değil, Balkanlara turist kalmak da değil, Balkan tanıklığımızı idrak ile evrensel sorumluluklarımıza dönebilmektir.

Seyahatin arkeolojik, etnografik boyutunu, bilgilerini geçtik; Balkanların ruhuna, köklerine, kadim kültürüne uzanmak ve ulaşmak çabasındayız…

Balkan dağlarında dağlanan yüreklere dokunmak istiyoruz…

Bizimki sıradan bir gezinti değil, turistik bir takıntı da değil… Bizi bu yollara düşüren dert belli…

Türkiye’de yıllarca kendi başımızın derdine düştüğümüz için unuttuğumuz, uzak düştüğümüz gönül coğrafyamıza seyahat nihayet nasip olmuştu…

Balkanlar bizi çekip alıyor; tarihimizin, mazimizin derinliklerine, zenginliklerine taşıyor…

Üsküp, Prizren, Saraybosna sayfalarını bize açmış, satır satır okumayı bekliyor…

İstanbul’un modern semtlerinde yitirdiğimiz mahallelerimizin izlerine Prizren’de rastlıyoruz…

Karşımıza çıkan tekke, türbe, çeşme, kemer, medrese bize küskün ve kırgın…

Devrilen, parçalanan, oyulan, yan yatan iri mezar taşları, sanki ümmetin bugünkü halini tasvir ediyor…

Sarıklı, fesli eski mezar taşlarına selam veriyoruz, ama bize sitemli oldukları belli…

Çeşmenin suyu çoktan kurumuş, kitabesi okunmaz hale gelmiş. Sonsuzluk uykusundaki şehirler hatırlanmayı bekliyorlar…

Osmanlı şehirlerinin kalbine bir hançer gibi saplanan haç, neredeyse bütün Balkan şehirlerinde en yüksek tepelere dikilmiş durumda…

Üsküp, Priştine, Tiran ve Mostar’da Müslümanlara meydan okuyor…

Batı’nın tüm hıncı, hırsı, hinliği, husumeti hülasa haçlı ruhu taşa, toprağa, betona bile kazınmış halde…

Avrupa’nın orta yerinde bir İslami uyanışa tahammülleri hiç yok…

Bosna’nın başına gelenler… Bosna’nın suçu ne idi? Tek suçu, İslami kimliği değil miydi?

Biraz kulak kesilseniz, halen duyabileceğiniz, tüylerinizi diken diken edecek acı bir feryat işlemiş Bosna’nın taşına toprağına…

Bir zamanların stadyumları, parkları, meydanları şimdilerde mezarlık… Farklı yerlerde tam 850 şehitlik…

Acıyı yoldaş, gözyaşını sırdaş edinmiş Boşnak analar, Şehit verdiği oğlunun mezar taşına bile sahip olamayan Srebrenitsalı analar… Mezarı yok ki toprağını koklayabilsin…

Aliya haksız değil…

“Ben her ne kadar Bosna’nın direnişle anılmasını istesem de acıyla anılacak…”

Bize düşen bu acılara duyarsız kalmamak, unutmamak…

Yine Aliya’nın dediği gibi;

“Unutursak, katliamlar tekrarlanır.”

Balkanları İslam’dan arındırma stratejileri aralıksız sürdürülse de, İlahi hikmet olsa gerek; Balkanların İslam kimliği, kültürü, tarihi tek hücre de kalsa kendini yeniliyor…

Ölüden diriyi çıkaran O (c.c) değil mi?

İç savaşlardan sonra, şimdilerde sembol savaşları tüm hızı ile devam ediyor… İslami sembollere açılan savaş aralıksız sürüyor…

Üsküp’teki Milenyum haçının yüksekliği 50 metre, şehre hakim bir tepede; Mostar’da hakeza…

Üsküp’ün Hristiyan bölgesinde m2’ye düşen heykel sayısını saymaya vaktimiz müsait değildi.

Batı’nın hümanist yüzünü Balkanlarda göremedik.

Şunu gördük: Balkanlardan Osmanlı çekilince oralar gün görmedi ve yüzleri gülmedi.

Aliya’nın şu tespiti ile şimdilik üç nokta koyuyorum…

“Şükürler olsun ki tarihe Allah hükmediyor. Bize elimizden geleni yapmak düşüyor.”

Türkiyeli Müslümanlar olarak, oralar için elimizden ne gelir?