Home / Makaleler / Acıların Adresi, Arakan

Acıların Adresi, Arakan

Yol göründü… Ötelere… Ötekilere… Ümmetin yitiklerine… Arakan mülteci kamplarına yol alıyoruz… İyilikder yönetim kurulu ile birlikte İstanbul’dan Dakka’ya uçuyoruz… Arakan aynasında kendimizle, kardeşliğimizle yüzleşmek için… Yüzyılın insanlık ayıbına tanıklık etmek için…
Arakan neresidir? Nedir?
Yeryüzünde yaşanabilecek tüm acıların ortak adıdır Arakan…
EPSF’nin öncülüğünde Arakan mülteci kamplarındayız… Kutabalong, Leda, Noyapara, Teknaf, Bolukali kamplarında 800 bini aşkın bir insan kitlesi adeta istiflenmiş durumda… Bu kadar mazlum insan burada, peki insanlık nerede?
Akaran’da insanlık arıyoruz…
Burada, hiçbir şey duyduğumuz gibi değil… Medyaya yansıyanın çok ötesinde bir insanlık trajedisi ile karşı karşıyayız…
“Bu kamp hangi çağdan kalma?” diyorsunuz… Tarihte benzeri var mı? Hatırlamıyorum…
Kan donduran katliamlardan kaçan bu kimsesizlerin korku, keder, kahır dolu günleri bitmek bilmiyor… Acının anne kucağında başladığı, zamanla acıyla bağışıklık kazanmış bu kitlenin kâbusu her gün artıyor… Kampın kalbine ilerledikçe ruhumuz daralıyor, kalbimiz kaldırmıyor… Ziyaret ettiğimiz 12 m2’lik bir barakada 10 nüfusun yaşadığını duyunca yıkıldım kaldım… Oksijensiz, ışıksız, gıdasız köhne barakada on dakika kalamadım…
Bu insanlar ölüme razılar, hatta ölümü kurtuluş bilenler var… Arakan’dan daha iyi şartlarda yaşamak için kaçmıyorlar, zulümden kaçıyorlar. Zaten kamplardaki sefalete katlanıyor olmaları, nasıl bir zulümden kaçtıklarını gösteriyor…
Günlerce yürümüşler, bin bir çile ile Naf Nehrini geçmişler, kendilerini Bangladeş topraklarına atmışlar… Öldürülenlerden haber yok, sadece ölümden kaçanları gördük… Bunlar umuda kaçan mülteciler değil, ölümden kaçan mazlumlar…
Naf Nehri… Bangladeş-Myanmar sınırını belirleyen, mültecilerin geçiş noktası… Ölümle özgürlüğün kesiştiği bu nehir, son mülteci akını ile en az bin civarında mazluma mezar olmuş…
İşte Naf Nehri’nin kıyısındayız. Myanmar’a sıfır noktadayız… Karşı tarafta zulmün ayyuka çıktığı esir kamplarını bize gösteriyorlar… Her gün 150-200 kişi bu tarafa gelebiliyor…
Naf Nehrini seyrederken düşünüyorum.
“Allahım! Bu ümmetin çektikleri kaderimiz mi yoksa kusurumuz mu?”
Hangi ihmallerimizden, isyanlarımızdan dolayı bunlar başımıza geliyor?
Naf’ın kenarında iki yıl önce aylarca yüzen tabutlarda mahsur kalan, hiçbir ülkenin kabul etmediği muhacirlerin çilesini hatırlıyorum…
Ailesi ile Arakan’dan yola çıkıp, sığınacak bir ülke bulamayınca nehrin sularına kendini atıveren genç kızın son cümlesi kalbime bir ok gibi saplanıyor…
“Tekrardan Arakan’a dönüp kirlenmektense, temiz bir şekilde Rabbime gitmeyi tercih ediyorum.”
Evet, Naf’ın gelini, kirli bir dünyaya isyanını bu cümle ile haykırmıştı…
Şimdi çamur deryasında çırpınan çocuklar, çamurlaşan bir uygarlığın fotoğrafına işaret ediyorlar…
Naf Nehri’nin kıyısında Şahaporildil kasabasındayız… Dün gece Arakan’dan mülteci kampına kavuşan son kafileyi ziyaret ediyoruz…
Kim bilir kaç gündür yoldalar? Bitkin, yorgun, boynu bükük garibanlar…
Tekrar anlıyorum ki, şu yerkürede Arakanlılara yer yok… Kurdun kuşun yurdu yuvası var ama Arakanlıların yok… Ne sığınabilecekleri bir mağaraları ne de başlarını sokabilecekleri bir inleri var…
Aralık ve ocak aylarında başlayacak sayklon kasırgası derme çatma kulübelerini de söküp savuracak… Açıkta ve ayazda aç ve çıplak ne yapacaklar?
Yeni gelen gruba sorular sormak, birinci ağızdan vahşeti dinlemek istiyorum… Ama dilim varmıyor… Bunca acı üstüne, sorularımla aynı acıları tazelemiş olmayacak mıydım? Kelimeler boğazımda düğümlendi…
O an soru sormak en zor ve en acı verici durumdu…
Mesleğim gazetecilik değil ki meslek saikiyle duygularımı yenebileyim…
Bari Kızılay kamp koordinatörü Kadir Akgündüz’e sorularımı yönelteyim dedim. Aldığım yanıt:
“Efendim beni mazur görün, anlatılacak gibi değil. Nasıl anlatayım?”
Belki durumu daha rahat ifade edebilir düşüncesiyle, üç haftadır kampta bulunan Barcelonalı Erik’e aynı soruyu yönelttim, aldığım cevap aynıydı:
“Bu trajediyi anlatacak kelime bulamıyorum. Duygularımı dile getiremediğim için üzgünüm.”
Şimdi siz düşünün… Gözlerinin önünde babası ve çocuğu kesilmiş Meryem Hatun’a yaşadıklarını sormak insanî midir?
Tüm öfkesini, özlemini, ülküsünü, ülkesini yüreğine gömmüş boynu bükük, kalbi kırık Arakanlı anneye ne sorabilirsiniz?
Anladım ki, Arakan acı demektir. Arakan kan demektir…
Ama Arakan’ın adı yok… Arayanı yok… Anlayanı yok… Anlatanı yok… Arakan’a yakılan bir ağıt bile yok… Hikayesi yazılmadı… Şiiri okunmadı…
Dün gece gelen mülteci grubundaki çocuklara Türkiye’den getirdiğim oyuncakları hediye edeyim dedim…
Keşke yapmasaydım, vermeseydim…
Belli ki hayatında hiç oyuncak görmemiş… Açlıktan bitap düşmüş üç yaşındaki yavru, verdiğim plastik oyuncağı yiyecek bir şey sandı, ağzına aldı, çiğnedi, çiğnedi sonra tükürdü… Dünyam karardı, kahroldum, tükendim…
Tükür yavrum tükür!
Ümmetin duyarsızlığına… Dünyanın vicdansızlığına… Bir daha, bir daha tükür!
Şimdi toprağa karışmış pirinç patlağını toprağın içinden taneleri tek tek seçen Arakanlı çocuğu nasıl unutabilirim?
Ve hep şunu düşünüyorum… Bu halk bunca acıyı nasıl kaldırabiliyor?
İsyan yok… Güçlü bir iman olmasa dayanılacak gibi değil…
O yoklukta her annenin kucağında bir çocuk görebiliyorsunuz. Biliyorum bizimkiler bu durumu garipseyecekler, hatta eleştirecekler. Arakanlı kadınların eğitimsizliğine acıyacaklar, o şartlarda çocuklu olmayı rasyonel görmeyecekler… Ama Arakanlı annenin sıkı sıkıya sarıldığı yavrusu ile nasıl teselli bulduğuna tanığım…
Kamplarda tüm kulübeler kırık dökük iken, ayakta kalan temiz ve nezih olan tek mekân mescidlerdi… En canlı ortam o mescidlerde gürül gürül Kur’an okuyan çocuklardı…
Adeta idraklerimize şu mesajı sunuyorlardı:
Biz evsiz, elbisesiz ve ekmeksiz yaşayabilir, ama namazsız ve Kur’ansız yaşayamayız… Bizi Rabbimize bağlayan namazımız ve Kur’an’ımız var…
Bir diğer gerçek; Arakanlı aç ama aç gözlü değil…
Yine gördüm ki, Arakan topraklarında filler tepinirken olan çiçeklere oluyor…
Arakan’ın yeraltı zenginlikleri binlerce insanın kanından daha kıymetli…
Evet, altını çizmemiz gereken gerçek: Öndersiz ve örgütsüz bir halk için özgürlük ve onur oldukça uzak…
Hülasa sizlere Arakan’dan selam ve sitem getirdik…